23 Ocak 2021 Cumartesi

HUKUKUMUZDA ÜCRETİN MİKTARI VE ÖDENMESİ

KONUK YAZAR: AVUKAT HATİCE NURDAN SET

ÖZET

Toplumumuzda özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra iş alanları genişledikçe çalışma kavramı ve çalışmanın karşılığı olan ücret kavramı  önem kazanmaya başlamıştır. Ücret, insanların emeğinin görmezden gelinmemesi ve toplum hayatında işçiler nezdinde hakkaniyetli istihdam hayatının korunabilmesi için en önemli bir vasıta olarak yer bulmuştur. Ücret ülkemizde olduğu kadar uluslararası hukukta da önem arz eden bir konudur. Öyle ki, uluslararası bir kuruluş olan ülkemizde Milletlerarası Çalışma Teşkilatı olarak da bilinen örgüt ILO(International Labour Organisation) ile Türkiye arasında Türkiye’nin onayladığı birçok sözleşmeden birkaçı da yine asgari ücret, ücretin korunması ve eşit ücrete ilişkindir. Elbette uluslararası sözleşmelere taraf olmakla yetinilmeyerek  ülkemizde toplumda ücretin korunması, miktarının doğru belirlenmesi ve doğru şekilde ödenmesi için birtakım hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Öyle ki, 4857 sayılı Kanunun 30 maddeden oluşan üçüncü bölümü yalnız ücrete ilişkin düzenlemeleri içermektedir. Ayrıca son yıllarda sosyal devlet ilkesinin bir sonucu olarak mevzuatımızda ücret kavramı hakkında yeni adımlar atılmış, ücret kavramı anayasal güvenceye alınarak ‘sosyal ücret’ kavramı da ortaya çıkmıştır. Bu ücretlere  hafta tatili, ulusal bayram tatili, yıllık ücretli izin örnek verilebilir. Yine anayasada ücrette adaletin sağlanması ile ilgili hükümlerde hem ücretin emeğin karşılığı olabileceği hem asgari ücretin doğru tespitinin devletin sorumluluğunda olduğuna dair hükümler getirilmiştir. Çalışmamda ücret, ücretin ekleri ve sosyal ücretlere dair tanımlar ve işçi ile işveren arasında ücretin miktarı ve ödenmesi ile ilişkin değişik ihtilafları da karar incelemeleri ile beraber gösterdim. Sonuç olarak mevcut sorunların ortaya çıkarılıp çözülebilmesinde kendi değerlendirmemi aktardım. 

1.GİRİŞ

Hukukumuzda ücret hem 6098 Ss.lı Türk Borçlar Kanunu[1]nda hem 4875 s.lı İş Kanunu[2]nda tanımlanmıştır. Ayrıca ülkemizin tarafı olduğu Milletlerarası Çalışma Teşkilatının (ILO) da iki sözleşmesi ücret konusunu ilgilendirmektedir.

Ücretin korunması, doğru belirlenmesi ve zamanında ödenmesi hukukumuzda önemli bir meseledir. Bu sebeple gerek Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarında gerek öğretilerde ve mevzuatımızda ücretin miktarının belirlenmesi ve ödenmesi usullerine dair önemli açıklamalara yer verilmiştir.

Bir işçinin gördüğü işe, işyerine ve işverenine hakiki anlamda bağlı olabilmesinin yolu ücretin miktarının asgari yaşam koşullarından öte kaliteli hayat standartlarına işçiyi ulaştırmasından geçecektir. Nitekim aksi takdirde işçilerin motivasyonu düşecek, işlerini yavaşlatacak yahut fesih yoluna gideceklerdir.

Yine belirtmek gerekir ki ücret aynı zamanda iktisat biliminin de konusunu teşkil ettiğinden birçok felsefi ve iktisadi tanımları da bulunmaktadır. Yalnız bu çalışmamın konusu “ücretin miktarının ve ödenmesinin hukukumuzdaki yeri” olduğu için o yaklaşımlara değinmeyeceğim. Ücretin yukarıda belirttiğim kanunlarda belirtilen işverenin hizmet akdinden veya iş sözleşmesinden kaynaklı bir borcu olması ve anayasada güvence altına alınan emeğin karşılığı olması tanımlarından yola çıkarak anlatımda bulunacağım.

 

2.      HUKUKUMUZDA ÜCRET KAVRAMI

Ücrete tanım olarak olmasa da bir borç olarak, TBK’da Genel Hizmet Sözleşmesi başlığı altında madde 393’de şöyle değinilmiştir. “ Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle iş görmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” Yine bir borç olması yönüyle 4857 s.lı İş Kanunu sekizinci madde birinci fıkrada “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” denilerek ücret ödeme kurumundan bahsedilmiştir.

Ücret, İş Kanununun 32. Maddesinde genel anlamda ücret ve geniş anlamda ücret olarak düzenlenmiştir.[3]

Bir görüşe göre ücret tanımı kanunda eksik olarak yapılmıştır. Bu görüş sahibine göre ücret, işçinin gördüğü işin karşılığı olarak ödenen veya işverenin buyruğu altında iş görmeyi bekleyerek geçirdiği zaman dilimi içerisinde ödenmesi gereken para ve para ile ölçülebilen yararlardan oluşan bir "kazanç” türüdür.

Bununla beraber, ücretin işçinin  ve ailesinin genellikle tek geçim kaynağını oluşturması onu sözleşmeden doğan herhangi bir alacak hakkı olmaktan çıkarmış, bu hakka sosyal bir nitelik kazandırmıştır.[4] Sosyal nitelik kazanması akabinde anayasada güvence altına alınmasına zemin hazırlamış ve nihayet anayasada “Ücrette adalet sağlanması” başlığında  55. Maddenin birinci fıkrasında yerini almıştır. Bu hükme göre ücret emeğin karşılığıdır ve aynı maddenin ikinci fıkrasına göre devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Buradan anlaşılacağı üzere bir iş akdi olmaksızın da işçinin emeği herhangi şekilde kullanılıyorsa orada bir ücret karşılığından söz edilebilecektir. Bu maddenin son fıkrasında ise “asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur.” denmiştir. Bu son fıkradaki hüküm, ücretin olması gereken en az miktarını belirlemede devletin rol üstlendiğini göstermektedir.

İş Kanunun 32.maddesinin birinci fıkrası uyarınca “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır”[5] .Ücret, iş sözleşmesinin esaslı unsurudur.[6]

Ücret öncelikle yapılan bir işin karşılığı olarak ödenir. Ancak istisnaen, işyerinde fiilen çalışmamış olmasına karşın meslek ünvanı nedeniyle sorumluluk üstlendiği anlaşılan şahsın da ücrete hak kazanabileceği Yargıtay tarafından verilen karar çerçevesinde kabul edilmiştir. Bu istisnai kararda Yargıtay; yapı denetim firmasında mimar olarak çalışan davacının, yasal yükümlülük sebebiyle çalışanlar listesinde isminin bildirilmiş olmasını, davacı işyerinde  fiilen çalışmamış olsa da, ücrete hak kazanmak için yeterli görmüştür(Y.9. HD, 17.04.2007 T., 2007/2602 E., 2007/11122 K.).[7]

 

3.      HUKUKUMUZDA ÜCRETİN MİKTARI

Tarafların kural olarak ücretin miktarını serbestçe belirleyebilmesi söz konusudur. Ancak devlet, işçinin asgari yaşam koşullarını güvenceye alabilmek için kanunda asgari ücret ile ilgili düzenleme getirmiştir.

3.1. ASGARİ ÜCRET

İş Kanunu m.39da düzenlenen müessesedir. Ücretin miktarı denince ülkemizde şüphesiz en önce düşünülen müessese asgari ücret olmaktadır. Günümüzde çeşitli sendikalar tarafından kamuoyu oluşturularak hakkaniyetli asgari ücret belirlenmesi meselesi için ilgili siyasi merciler harekete geçirilmeye çalışılmaktadır. Yine özelikle davalarda işçinin emsal ücretinin doğru tespit edilmesi ücret alacağının miktarının tespiti açısından oldukça önem arz eder.

Asgari ücret; iş sözleşmesi ile çalışan ve bu kanunun kapsamında olan veya olmayan  her türlü işçinin onurlu, adaletli, düşük hayat standartlarından öte normal ve kaliteli hayat  standartlarına sahip olabilmeleri için devletin oluşturduğu bir komisyon tarafından belirlenen ücrettir. Yönetmelikteki tanımına göre ise asgari ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücreti ifade etmektedir. Uygulamada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca Asgari Ücret Tespit Komisyonu Asgari Ücret Yönetmeliğinin ikinci bölümünde belirtilen asgari ücret belirlenmesine ilişkin ilke ve esaslara uygun olarak ücretlerin asgari sınırları en geç iki yılda bir belirlemekle mükelleftir.

             Nitelikli bir işçinin asgari ücretle çalışmasına dair bir Yargıtay kararında “ Davacının nitelikli işçi olması, bordrolar imzalı olsa bile nitelik ayrımı yapmaksızın herkesin asgari ücretten çalışıyor görünmesi, işyerinde usta olarak çalıştığı anlaşılan ve kendisinin yardımcıları sıfatıyla çalıştıkları konusunda uyuşmazlık bulunmayan tanıkların ifadeleri birlikte değerlendirildiğinde bordroların gerçeği yansıtmadığı kanaatine varılmıştır. Mahkemece ilgili meslek kuruluşlarından emsal ücret araştırılması yapılarak tüm delilleri bir değerlendirmeye tabi tutularak sonuca gidilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir ( Yarg.9.HD, 21.10.2010, E.11195, K.29899; www.legalbank.net).[8]

4.      HUKUKUMUZDA ÜCRETİN ÖDENMESİ

İşverenin borçlarından ücretin ödenmesi kurumu Türk Borçlar Kanunu’nda madde 401 ila 412 arasında düzenlenmiştir. TBK m. 401, ücretten ne anlaşılması gerektiğine dair net bir tanım yapmamakla birlikte işverenin işçiye ücret ödemekle yükümlü olduğunu bildirir bir hüküm getirmiştir. Buna göre “işveren, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmesinde belirlenen; sözleşmede hüküm bulunmayan hallerde ise, asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlüdür.”

Türkiye’nin de imzalamış olduğu ILO’nun 95 sayılı Ücretin Korunması Sözleşmesi[9]m. 1’de ücrete ilişkin bir tanımlama yapmıştır. Buna göre “ücret, yapılan veya yapılacak olan bir iş için veyahut görülen veya görülecek bir iş için yazılı veya sözlü iş akdi gereğince bir işveren tarafından bir işçiye her ne nam altında ve hangi hesaplama şekli ile olursa olsun ödenmesi gereken ve nakden değerlendirilmesi kabil olup karşılıklı anlaşma veya ulusal mevzuatla tespit edilen bedel veya kazançtır.”

4.1. Mevzuata göre ücretin ödenme şekilleri nasıl olabilir?

4857 s.lı İş Kanunu m. 32nin ikinci fıkrasında görüldüğü üzere çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan iş sahipleri, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. Bu sayılan istihkaklar yabancı para olarak kararlaştırılmışsa ödeme günündeki rayice göre yine ancak Türk parası ile ödeme yapılabilir.

Aynı maddenin üçüncü fıkrasında da işçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esasların Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı’nın birlikte çıkardıkları yönetmelikle düzenleneceği öngörülmüştür

4.2. Mevzuata göre ücretin ödeme yeri neresi olmalıdır?

Ücretin ödeme yeri banka hesabına olmalıdır.

4.3. İşçilik alacağı davalarının vazgeçilmez ispat aracı: Ücret Hesap Pusulası(Bordro)

İş Kanunu m. 37’ye göre işverenin işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek zorundadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus bu ücretin işverenin  taşıyan bir pusula işçiye ödemekle yükümlü olduğu borç olan ücret olduğudur. Her ödeme döneminde, işçiye ücret hesap pusulası verilir. Bu hesap pusulasına bordro da denilmektedir. Bordro bir işçilik alacağı olan ücretten doğan uyuşmazlıklarda ücreti belgeleyen araç olması bakımından oldukça önemlidir.

Konuyla ilgili bir Yargıtay kararında kanuna göre işçiye ücretinin elden veya banka kanalıyla ödenmesi durumunda, ücret hesabını gösteren imzalı ve işyerinin özel işaretini taşıyan “ücret hesap pusulası” verilmesi zorunludur. İşverence verilmesi gereken bu belgede işçinin imzasının alınmış olması ücretin ödendiği anlamına gelir.

Ayrıca iş sözleşmesindeki ücret ile bordrodaki ücretin farklı olmasına dair Bir Yargıtay kararında “Taraflar arasında…tarihli yazılı hizmet sözleşmesinde davacının bölge müdürlüğü yaptığı dönem içerisinde yapılan cironun %4’ününü ücret olarak ödeneceği kararlaştırılmıştır. Bordrolarda ödenen ücretin asgari ücret olduğu yazılıysa da bölge müdürü olan ve uzun süre görev yapan bir şahsın asgari ücret ile çalışması hayatın olağan akışına aykırıdır…(Yarg. 9.HD, 24.05.2004, E.1109, K.12437 ). [10]Denilmiştir.

4.4. Mevzuata göre ücret en geç ne zaman ödenebilir?

Ücret, maaş kavramından farklılık arz etmektedir. Nitekim bir haftalık bir iş görmenin karşılığı ücret olabileceği gibi, bir ay çalışma ile hak edilen kazanç da ücret olabilmektedir. Dikkat edilmesi gereken beşinci fıkrada ifade edildiği üzere en geç ayda bir ödenmesi gerekliliğidir. Yine belirtelim ki, işçi ile yapılan iş sözleşmesinde bu ücretin farklı sürelerde ödeneceği kararlaştırılabilir. İşçi ücretlerinin iş gününde ödenmesi gerekir. 95 sayılı sözleşmede de ücretlerin sadece iş günlerinde ödenmesi hükmü yer almıştır(m.13/b.1)

4.5. Mevzuatta avansa da hüküm getirilmiş midir?

İşçi paraya ihtiyacı derecesinde ay sonuna kadar beklemeyip hemen bir kısım ödeme yapılmasını talep edebilir yani avans isteyebilir. İş Kanununda avansa dair açık bir düzenleme yoktur. Ancak TBK madde 406’da bununla ilgili hüküm getirilmiştir. Buna göre, işveren işçiye zorunlu ihtiyacının ortaya çıkması halinde ve hakkaniyet gereği ödeyebilecek durumda ise, hizmetiyle orantılı olarak avans vermekle yükümlüdür. 

6.SONUÇ

İş hukukunda işverenin en önemli borcu olan ücret ödemenin doğru  zamanda doğru şekilde yapılması hukuki önem arz etmektedir. Özellikle ücretin miktarının hakkaniyetli belirlenmesi toplumun adilane kalkınmasında çok önemli bir unsurdur.

Ülkemizde bir devlet kurumu olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca asgari ücreti belirlemek için oluşturulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun bu konuda siyasi farklılıkları   bir kenara bırakıp hukukun üstünlüğünü, insan onurunu temel hedef yaparak asgari ücreti tespit etmesi hayati önem taşımaktadır. Nitekim  işçi tarafından ortaya konan safi bir emek safi adaletli karşılığı da lüzumlu kılmaktadır. Bunun aksi işçilerin haklarının sömürülerek, onları öğretilmiş bir çaresizliğin içine sürüklemek olacaktır.

Çalışmamda bu konular üzerine bilgi toplamamın amacı az da olsa hukukumuzda ücretin doğru ödenip doğru miktarın belirlenmesinde bir teşvik edici olabilmektir.

7.KAYNAKÇA

Demircioğlu, M. (2014). Yargıtay kararları ışığında sorularla 4857 sayılı iş yasası. İstanbul: Beta.

Senyen Kaplan, E.T. (2020). Bireysel iş hukuku. Ankara: Gazi.

Süzek, S. (2019). İş hukuku. İstanbul: Beta.

Taşkent, S. (2020). Açıklamalı-içtihatlı 4857 sayılı iş kanunu. İstanbul: Beta 



[1] Türk Borçlar Kanunu.(2011). T.C. Resmi gazete, 6098, 04.02.2011.

[2] İş Kanunu.(2003). T.C. Resmi gazete, 4857, 10.06.2003.

[3] Prof. Dr. E. Tuncay SENYEN-KAPLAN, Bireysel İş Hukuku, Gazi Kitabevi, Yenilenmiş 11. Baskı, Ankara 2020, s.166.

[4] Prof. Dr. Sarper SÜZEK, İş Hukuku, Beta Yayıncılık, Yenilenmiş 18. Baskı, İstanbul 2019, s.350.

[5] Prof. Dr. Sarper SÜZEK, İş Hukuku, Beta Yayıncılık, Yenilenmiş 18. Baskı, İstanbul 2019, s.350.

[6] Prof. Dr. E. Tuncay SENYEN-KAPLAN, Bireysel İş Hukuku, Gazi Kitabevi, Yenilenmiş 11. Baskı, Ankara 2020, s.166.

[7] Prof. Dr. A. Murat DEMİRCİOĞLU, Yargıtay Kararları Işığında Sorularla 4857 Sayılı İş Yasası, Beta Yayıncılık, Güncellenmiş 3. Baskı, İstanbul 2014, s.90.

[8] Taşkent, S. (2020). Açıklamalı-içtihatlı 4857 sayılı iş kanunu, s.409.

[9] Ücretin Korunması Hakkında 95 Sayılı Milletlerarası Çalışma Sözleşmesi’nin Kabulü, 28.10.1960 T. ve 10641 S. RG.

[10] Taşkent, S. (2020). Açıklamalı-içtihatlı 4857 sayılı iş kanunu, s.407.

1 Ağustos 2020 Cumartesi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NDEKİ YÖNETİM SİSTEMİ


YAZAR: MUHAMMET CAN KARACA


Bu çalışmamızda geçmişten günümüze Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetim sistemlerini inceleyerek anayasa değişikliklerini de göz önünde bulundurarak geçiş süreçlerinin anayasanın ilgili maddeleriyle alakalarını inceleyerek tarihsel bir irdeleme yapmaya çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Yönetim Şekli, Cumhuriyet, Başkanlık Sistemi, Partili Cumhurbaşkanı, Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türk Tipi Başkanlık Sistemi

 

I.                   GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YÖNETİM SİSTEMLERİ

1923 Eylül’ünde Teşkilat-ı Esasiye kanununda yapılacak düzenlemelerle birlikte, komisyon olarak ivedi bir çalışmadan sonra tabiri caizse kısa süreli de olsa doğan çocuğa isim koyma ihtilafı yaşanmıştır. Özellikle ‘halk’ ibaresinin kullanılıp kullanılmaması, gerekli olup olmadığının sorgulandığı, ‘Cumhuriyet’ ibaresi varken ‘halk cumhuriyeti’ olarak tanımlamanın manasız olduğu tartışmaları yer alsa da sonuç itibariyle Teşkilat-ı Esasiye kanunuyla birlikte halk ibaresine yer verilmemiştir[1]. 29 Ekim 1923 tarihinde ebedi varlığı sürdürme misyonuyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, geçmiş dönemlerde Tanrının yeryüzündeki gölgesi ‘Padişah-ı Ruy-ı Zemin, Zillullah-i Fi'l-Arz’ egemenlik anlayışıyla yönetilmekteydi. Basit tabirle ifade edilecek olursa, egemenlik 1923 yılının Ekim ayının 29’unda, tek kişinin elinden alınıp halkın iradesine resmi olarak sunulmuştur[2]. Beşeri egemenlik anlayışının vücut bulduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde en üstün gücün[3] temeli 1789 Fransız İhtilaliyle ortaya çıkan fikir akımı Halk egemenliği ve Milli egemenlik teorileri başta olmak üzere Rousseau’ya göre egemenliğin bölünmezliği unsuru kuvvetler birliği sisteminin yansımalarını taşımaktadır[4]. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde kuruluşunun ilk yıllarında Meclis Hükümeti sistemi uygulanmakla birlikte halk tarafından seçilen meclisin, diğer devlet organları üzerinde kesin üstünlüğü söz konusu olmakla birlikte sadece seçimlerle kendini yenilediği bir hükümet modelidir[5], felsefi kökeni Jean J. Rousseau’nun egemenliğin bölünmezliği ve tekliği prensibine dayanır.

Kuvvetler Birliği ve Ayrılığı ifadelerinden ne anlamamız gerekir sorusunun cevabı ise, Kuvvetler birliği sistemleri; yasama ve yürütme kuvvetlerinin, bu kuvvetlerden birinin elinde toplanması ile oluşmaktadır. Bu kuvvetlerin yürütmede toplanması durumunda mutlak monarşiler ve diktatörlükler; yasama organında toplanması durumunda, meclis hükümeti sistemi oluşmaktadır. Kuvvetler ayrılığı sistemleri, kuvvetler arasındaki ayrılığın niteliğine göre, başkanlık hükümet sistemi ve parlamenter hükümet sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Başkanlık hükümet sisteminde, yasama ve yürütme kuvvetleri kesin ve sert bir şekilde birbirinden ayrılmaktadır. Parlamenter hükümet sistemde ise, bu iki kuvvet yumuşak ve dengeli bir şekilde birbirlerinden ayrılmaktadır. Belirtilen bu iki hükümet sisteminin bazı özelliklerini taşıyan ve bu hükümet sistemleri arasında bulunan üçüncü bir hükümet sistemi de yarı-başkanlık sistemidir[6].  En kısa ifadeleriyle bahsetmeye çalıştığımız bu yönetim şekillerinin zaman içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nde bazılarının yansımalarını gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Şimdi bunların irdelemesini yapmaya çalışalım.


II.                TÜRKİYE'DE UYGULANAN HÜKÜMET SİSTEMLERİ

Yeni Türk Devleti I. Dünya Savaşı’ndan sonra kaos ve emperyalist güçlerin kirli emelleriyle gözlerini açtıktan sonra tüm bu felaketlerin tüm dünyayı ele geçirmesini seyre dalamayacağının pek tabi farkındaydı. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından 1919 senesinin mayıs ayının 19’unda atılan o ilk adım kurtuluş meşalesini Samsun’da yakarak misak-ı milliyi gerçekleştirmek adına var olma meselesi başlamıştı. Lozan imzalandıktan sonra artık tüm dünyanın kabul ettiği ve saygı duyduğu bu haklı mücadele sonucunda yeni Türk Devleti’nin nasıl bir sistemle yürütüleceği ve hangi zeminde meşrulaşacağı işte o ulu önderin şu sözünde vücut buluyordu: ‘Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir.’Türk ulusunun yaratılışına en uygun olan yönetim cumhuriyettir.’ Bu fikir akımıyla birlikte halefi unsurun vuku bulması Cumhuriyet kurulmasıyla birlikte, ilk anda gerekli olan yönetim örgütü, eğitim sistemi, mali sistem vs. Osmanlı'dan alınmıştır. Parlamenter sistem ile tecrübe, siyasi parti ve çeşitli siyasi kurumlar Osmanlı'dan miras kalmış, Cumhuriyet'in aydın ve yetişmiş insan kadroları yine Osmanlı'dan intikal etmiştir. Osmanlı döneminde yaşanan modernleşme süreci, daha çok, bir "tecrübe" olarak Cumhuriyet'e aktarılmıştır. Osmanlıdan Cumhuriyet'e intikal eden, belki de en önemli, "alışkanlık" , her ikisinde de, değişmenin devlet eliyle ve kısa sürelerde gerçekleştirileceğine kanaat getirilmesidir[7]. Tüm bu değişim süreçleri zaman içerisinde kendini geliştirip yenilemeye devam ederken ‘Konvansiyonel sistemin’ devletin idaresinde ve yönetiminde söz sahibi olduğunu zaten dile getirmiştik. Konvansiyonel sistemde (Meclis Hükümeti Sistemi) yasama ve yürütme iktidarının mecliste toplanması söz konusudur.

1921 tarihli T.C. Anayasası’nın 2. Maddesinde özellikle altı çizilmiştir ki ‘ İcra kudreti ve teşri selahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder’ yürütme iktidarı meclis adına ve onun emir ve direktifiyle kullanacaktır[8]. Bu sistemde önemli olan yürütme idaresinin tüm saikının meclise saf bir şekilde yansıması ve bu doğrultuda millet iradesinin devletin idaresiyle örtüşmesi saf demokrasi tanımının uygulamada vücut bulması halidir. Meclis Hükümeti sisteminin en önemli özelliklerinden bir tanesi de meclisin kendi kendini toplantıya çağırabilmesi ve öz fesih hakkının saklı olmasıdır[9]. Binaenaleyh meclis yürütme tarafından alınan kararları iptal edebilecek veya değiştirebilecektir. Doktrindeki yazarlara göre, 1923 yılına kadar meclis hükümeti sistemi saf bir şekilde uygulanmasına rağmen icra vekilleri heyetinin mecliste çoğunluğu ele geçirmesiyle birlikte konvansiyonel sistemin ruhu kaybolmuş ve yeni kurulan bir devlet için en güzel hükümet sisteminin efsunu kalmamıştır. Günümüz dünya düzeninde Meclis Hükümetine yer veren en önemli örnek İsviçre’dir[10]. Yine bahse değer görmek gerekir ki, 1924 Anayasasının 4. Maddesinde, ‘Türk milletini ancak TBMM temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır. Maddeyi yorumladığımızda parlamenter sisteme dönük özellikler taşıdığını söylememiz güçse de Konvansiyonel sistemin etkilerini taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz[11].

Parlamenter sistemin geçmişine göz atmak istediğimizde, İngiltere’de halk temsilcilerinden oluşan parlamento ile monark arasında çıkan çatışmalar sonucunda, iki taraf arasındaki ilişkilerin zamanla halk lehine gelişerek ortaya çıkan bir hükümet sistemi olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır[12], ilk olarak 1295 yılında “Model Parlamento” olarak adlandırılan Temsilciler Meclisi kurulmuştur. Böylece parlamenter sistemin ilk kurumları oluşmaya başlamış ve 18. yüzyılın ortalarına doğru parlamenter monarşi doğmuştur[13]. Parlamenter sistem; kuvvetler ayrılığına dayanan fakat kuvvetlerin ayrılmaktan öte iç içe geçtiği ve yasamayla yürütme organının karşılıklı olarak birbirlerinin varlığını sona erdirebildikleri bir hükümet şeklidir. Parlamenter sistemde yasama ve yürütme yetkileri kural gereği iki ayrı organa verilmiş gibi görünse de, hükümet, parlamento içerisinde oluşturulduğu için bu organların birbirinden tam anlamda bağımsız olduğu söylenemeyecektir. Parlamento, hükümete göre daha ön planda olmasına rağmen iki organın da birbirlerinin görevlerine son verme hakları bulunmaktadır. Bu sistemde her iki organda aynı anda görev alabilmek mümkündür. Ayrıca siyasi partilerin, bu sistemde kuvvetler arasındaki işbirliğini arttırma konusunda önemli roller üstlendikleri söylenebilecektir[14]. İlk kez İngiltere’de görülen parlamenter sistemin ortaya çıkışında Kral ile toprak soyluları arasında imzalanan Magna Carta[15] belgesi önemli bir rol üstlenmiştir. Bu belgeyle kralın bazı yetkileri kısıtlanmış ve demokrasi yolunda önemli adımlar atılmaya başlanmıştır. Kral karar alırken bir danışma kurulu oluşturmuştur. Bu danışma kurulu zamanla gelişerek parlamento kavramını ortaya çıkarmıştır[16].

Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından ise durum, 1961 yılından sonra tüm unsurlarıyla birlikte parlamenter sistem vücut bulmakla birlikte 1982 Anayasasıyla birlikte yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanının yetkilerinin bir hayli artırıldığı ve sorumsuzlaştırdığını söylememiz kanaatimizce yanlış olmayacaktır. Yine altını çizmek gerekir ki, dünya yönetim şekillerini incelediğimizde parlamenter sistemi benimseyen ülkeler arasında oldukça farklılık olmakla birlikte parlamenter sistemin kırmızı çizgilerinin olmadığını ve bu ayrımı yapmanın zor olduğunu düşünüyoruz.

Hatta doktrinde Parlamenter sistemin kuvvetler ayrılığı teorisinin bir uygulaması olmadığını savunan yazarlarında olduğunu bilmenizi isteriz[17].

Epstein parlamenter sistemi şu şekilde tanımlamıştır: Yürütme iktidarının, yasama iktidarından kaynaklandığı ve ona karşı sorumlu olduğu anayasal demokrasi tipi. Bu tanımdan yola çıkarak tezini öne süren Lijphart ise parlamenter sistemin iki ayırıcı unsuru olduğu kabul etmektedir. Bu unsurlardan ilki, yürütmenin yasamaya karşı sorumlu olması; ikincisiyse yürütmenin başı olan başbakanın yasama organı tarafından seçilmesidir. Ancak Lijphart daha yeni bir çalışmasında, yürütme organının kolektif bir yapıya sahip olmasını da üçüncü bir unsur olarak bunlara eklemiştir[18].

            Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde 1980 ve sonrasında yürütme kanadının bir hayli sorumsuzlaştırdığını söylemiştik akabinde günümüz değerlendirmesi yapmak gerekirse, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinin ardından 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri sonucunda Türkiye’de hem yasal hem de fiili olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan yeni hükümet sistemine geçildiğini söylememiz yanlış olmayacaktır[19].

2017 Anayasa değişikliğiyle, Milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkmış, seçilme yaşı ise 25’ten 18’e düşürülmüş ve askerlik hizmetini yapmış olma koşulu askerlikle ilişiği olmamak şeklinde değiştirilmiştir. TBMM seçimlerinin beş yılda bir yapılması koşulu yeniden getirilmiştir. Hatırlanacağı üzere 2007 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişikliği ile daha önce yine beş yılda bir yapılan genel seçimlerin dört yılda bir yapılması sağlanmıştı. Bu haliyle yeniden 2007 yılı öncesine dönülmüştür. 24 Haziran 2018 seçimlerine bu düzenlemelerle gidilmiştir. ( ve daha nicesi..)

Ki bu yazımızda özellikle altını çizmek istediğimiz en önemli değişiklik; Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiğinin kesilmesine son verilmesidir. Partili Cumhurbaşkanı olarak da nitelendirilen bu değişiklik ile Cumhurbaşkanı olan kişi, aynı zamanda, partisiyle ilişkisini de sürdürebilmektedir. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanındadır ve bu sistemde başbakan ve bakanlar kurulu yani siyasal sorumluğu olan hükümet bulunmamaktadır. Sistemde Cumhurbaşkanı tarafından atanan bakanlar bulunmaktadır. Yine düzenleme ile Cumhurbaşkanı yardımcılığı sistemi getirilmiş ve Cumhurbaşkanı yardımcıları ile üst düzey kamu görevlilerinin atanması ve görevlerine son verilmesi Cumhurbaşkanına verilmiştir[20].

Cumhurbaşkanına, yürütme yetkisine ilişkin konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi verilmiştir[21].

 Yeni hükümet sistemiyle getirilen değişiklikleri inceledikten sonra fikrimizce değişmesi gereken hususlara ışık tutmaya çalışacak olursak;

Öncelikli olarak T.C. Anayasası’nın 103. Maddesinde, Cumhurbaşkanı’nın and içmesi ele alınmış olmakla birlikte madde metninde şu ibareler yer alır:

Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Madde metninde de görüldüğü gibi, Cumhurbaşkanı and içerken üzerine yüklenen yükümlülükleri tarafsızlıkla yerine getireceği sözünü vermektedir.

Aklıselim her insan, partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini benimseyen bir ülkede cumhurbaşkanının tarafsız olamayacağının bilincinde olmalıdır. Bu sebeptendir ki anayasanın ilgili maddesi ivedilikle değiştirilmelidir. Hukuk devleti prensibine inanmış ve kabul etmiş bir devletin anayasal düzeninde en önemli konumda yer alan hükümet başkanının and içmesi hususunun hukuka, usule ve siyasal düzene aykırı bir şekilde yürürlükte olması kabul edilemez niteliktedir. Kaldı ki, T.C. Anayasasının 104. Maddesinde Cumhurbaşkanı’nın görevleri sayılmış olmakla birlikte Anayasanın uygulanmasını temin eden bir Cumhurbaşkanı nasıl olur da bu şekilde and içer? Bunu anlamakta çok zorluk çektiğimizi ifade etmemiz gerekir.

Dile getirmek zorunluluğu görüyoruz ki, bu çalışmamızda geçmişten günümüze Türkiye Cumhuriyetindeki hükümet sistemlerini incelemeye çalıştık kanaatimizce değişmesi gerektiğini düşündüğümüz unsurları arz ettik faydalı bir çalışma olması temennisiyle..



*Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

[1] SANCAKTAR, Türk Basınında Yeni Türk Devletinin İsmi Hakkında Yaşanan Tartışmalar (eylül-ekim 1923), Tarih Dergisi, Sayı 56 (2012 / 2), İstanbul 2013, s. 129-145

 

[2] M. Fatih ÇINAR, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesinden Anayasal Demokrasi İdealinin Yansımaları, Toros Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 9, Aralık 2018,

[3] Superanus.

[4] Adnan KÜÇÜK, Egemenlik (hâkimiyet), Halk Egemenliği ve Milli Egemenlik Tartışmaları ve Egemenlik Anlayışında Esaslı Dönüşüm, (internet kaynağı-https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/155605, son erişim: 13.07.2020- 11.49)

[5]AYGEN- ATMACA, Kuruluşunun İlk Yıllarında Türkiye Cumhuriyeti'nde Uygulanan Hükümet

Sistemleri, Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2019, C.2, S.2, ss.386-401

[6]AYGEN- ATMACA, a.g.e,  Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2019, C.2, S.2, ss.386-401

[7] Dr. Fatma ACUN, Osmanlı' dan Türkiye. Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, s.166

[8] TURHAN, Meclis Hükümeti (Konvansiyon Kuramı), - İnternet kaynağı https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/38237 son erişim: 16.07.2020- 13.49

[9]TURHAN, a.g.e

[10]TURHAN, a.g.e

[11]TURHAN, a.g.e

[12]AYGEN- ATMACA, a.g.e,  Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2019, C.2, S.2, ss.386-401

[13] İ. Halil ASİLBAY, Parlamenter Sistem ve Türkiye Açısından Bir Değerlendirme, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2013-104-1250

[14]AYGEN- ATMACA, a.g.e,  Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2019, C.2, S.2, ss.386-401

[15] Manga Carta, tarihin ilk yazılı anayasasıdır. Bu anayasa ile kral, sınırsız yetkilerinden feragat etmiş, hukukun kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul etmiştir. Kralın yetkileri ile ilgili memnuniyetsizlikler, 1066’da Normanlar’ın İngiltere’yi kuşatmasıyla başlamıştır. Bu kuşatmayla birlikte hem baronlar hem de diğer vatandaşlar ekonomik açıdan olumsuz etkilenmeye başlamıştır. Zenginliklerini yavaş yavaş kaybeden baronlar, Kral John döneminden önce de birçok kez ayaklandılarsa da en etkilileri Kral John esnasında yapılan ayaklanmalardır. Bunun nedeni ise Kral 2.Henry’in oğlu olan Kral John’un kurnazlığı, aç gözlülüğü, egoistliği ve bir o kadar da savaştaki beceriksizlikleridir. Kendi arzu ve isteklerini sınırlayamayan bu kral, her ne kadar dünya için faydalı bir hata yapmış olsa da kendi tahtının gücünü bir çırpıda silmiştir. Kral John’un getirmiş olduğu toprak vergileri, gümrük vergileri, askerlik bedelleri gibi kendi zenginliğini arttırmak için yaptığı bu gereksiz yaptırımlar, baronları ve halkı fazlasıyla zor duruma sokmuştur. Papa II.Innocent ile arasında sorunlar çıkan yurtsuz Kral John, hem papayı hem de baronları karşısına almıştır. Birlikte hareket etmeye karar veren din adamları ve baronlar, ilk başlarda kralın gözünde pek de sorun teşkil etmemiştir. Ancak durum, İngiltere’nin ayinlere alınmamasına karar verilince değişmiştir. Kral John, Papaya yaptığı küstahlığın bedelini çok ağır ödemiş ve pişman olmuştur. Yurtsuz Kral bunun üzerine papa ile arasındaki sorunları gidermek için çıktığı yolculukta Fransa Kralı Philippe ve ordusuyla karşılaşmıştır. 1214’te Fransa kralı Philippe ve ordusuyla karşılaşan Yurtsuz Kral, acı ama şaşırtıcı olmayan yenilgiyle döndüğünde bu yenilgiyi fırsat bilen baronlar, Kral John’a yüklenmeye başlamıştır. Din adamları ve baronlar, Kral’a yaptırım uygulayacaklarına dair büyük bir yemin etmiş, her ne pahasına olursa olsun kazanacaklarına dair ant içmişlerdir. 1215’te Stanford’da başlayan ilk ayaklanma ile baronlar, 17 Mayıs’ta Londra’yı ele geçirmiştir. Yenilgiyi kabul eden yurtsuz Kral, 1215’de Runny çayırlığında “Magna Carta’yı imzalamıştır.- (internet kaynağı https://qha.com.tr/opinion/1215-tarihli-magna-carta/)

[16]AYGEN- ATMACA, a.g.e,  Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2019, C.2, S.2, ss.386-401

[17] Ayrıntılı bilgi için lütfen bknz. http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2013-104-1250, s.252

[18] İ. Halil ASİLBAY, Parlamenter Sistem ve Türkiye Açısından Bir Değerlendirme, TBB Dergisi 2013 (104)

[19] TURAN, Türkiye’nin Yeni Yönetim Düzeni: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Social Sciences Research Journal, Volume 7, Issue 3, 42-91 (September 2018), ISSN: 2147-5237

[20]TURAN, Türkiye’nin Yeni Yönetim Düzeni: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Social Sciences Research Journal, Volume 7, Issue 3, 42-91 (September 2018), ISSN: 2147-5237

[21]TURAN, Türkiye’nin Yeni Yönetim Düzeni: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Social Sciences Research Journal, Volume 7, Issue 3, 42-91 (September 2018), ISSN: 2147-5237