29 Ocak 2013 Salı

HUKUKİ YORUM'DAN FİLM ÖNERİSİ

Uzun Hikaye




Bulgar Ali küçük yaşta yetim kaldıktan sonra Pehlivan dedesi Süleyman ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen bir Balkan göçmenidir. Ali'yi dedesi mert ve eşitliğe inanan bir insan olarak büyütür. Delikanlılık yıllarında aşık olduğu Münire'yi ailesi ona vermeyince kaçıran Ali'nin hayatı bundan sonra sevdiği kadınla birlikte tren istasyonlarını arasında kasaba kasaba gezip, nerede tutunabilirse orada yaşayarak geçer. Bu arada Mustafa adında bir de oğulları olur.
Fakat geçimini daktilo bilgisi, katiplik, muhasebe kaydı tutma gibi işlerle kazanan Sosyalist lakaplı Ali haksızlığa katlanamayan kişiliği nedeniyle, en basit eşitlik istediği kasabadan dahi bencil ve çıkarcı insanların kumpası nedeniyle kovulur. Bu arada Mustafa da büyümekte ve kendi hikayesini oluşturmanın peşindedir...
1940'lı yıllardan başlayarak 70'li yıllara kadar uzanan öyküsü ile hem hüzünlü, hem de neşeli ve heyecanlı bir film olan Uzun Hikaye'nin yapımcılığını ve yönetmenliğini Osman Sınav üstlenirken, senaryo Yiğit Güralp'e ait.
Edebiyat dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Kutlu'nun aynı adlı eserinin sinemaya uyarlanması olan filmin başrolünü Kenan İmirzalıoğlu üstlenirken kadroda kendisine Tuğçe Kazaz, Ushan Çakır, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Zafer Algöz ve Cihat Tamer gibi önemli isimler eşlik ediyor...

26 Ocak 2013 Cumartesi

NAZIM'IN HİKMET'İ




SİNEM SAÇKAN

“Güzel yüzlü şair, mavi gözlü dev”  diye bahsedilir ondan… Rüzgâra karşı yürüyen adamdır, ebediyen de rüzgâra karşı yürüyüşü devam edecektir.
Nazım Hikmet ile tanışmam ortaokul yıllarıma denk gelir. Kısa boylu, iri yapılı,  pek de şişman olmayan bir edebiyat hocamız vardı. Dersin başlarında, “sizlere Nazım Hikmet’ten bir dize okuyacağım.” demişti. O yıllar şiire pek merakımın olmadığı yıllardı. Hocamız, oldukça eski bir kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Derin bir nefes alıp başladı okumaya,
“…Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız, toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş’emiz sıcak! Kan kadar sıcak, delikanlıların rüyalarında yanan o an kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak, ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!...”
Bizleri dikkatlice, sessizce dinlerken gördükçe heyecanı bir kat daha artıyordu hocamızın. Şiiri okudukça coşuyor, ses tonu gitgide yükseliyordu.
Neydi hocamızda ki bu heyecanın, bu coşkunun sebebi?
Araştırmaya karar verdim o an.
Okuduğu şiir, Nazım Hikmet’in 1928 yılında yazmış olduğu  “Güneşi İçenlerin Türküsü” idi.
 -Nazım Hikmet kimdi?- Esasen bu sorunun cevabını merak ediyordum, o yıllarda…
Siyasi düşünceleri, inançları yüzünden yasaklı bir şairdi Nazım Hikmet. Hayatının 17 yılını hapishanelerde geçirmesine rağmen yinede yazmayı hiçbir zaman bırakmayan bir şair. Belki de en üzücü olanı vatan sevgisini şiirlerinde coşkuyla anlatan bu şairin 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılmasıydı. Sonrasında eşi Piraye ile Moskova’da yaşamaya başlayan şairin ölümü, Moskova’da geçirdiği bir kalp krizi sonucu gerçekleşti.  Anadolu’ya gömülmesini istemesine rağmen bu vasiyeti yerine getirilmeyen şair, Moskova’ya defnedilmiştir. Edebi hayatı başarılarla dolu geçen Nazım’ın eserleri pek çok dile çevrildi.
Nazım Hikmet’in hayatının önemli bir kısmı mahpushanelerde geçti;  peki Nazım Hikmet’in içinden o yıllarda kaleminden neler dökülmüş?
“Bugün Pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben
Bahtiyarım…”
Tecritte geçirdiği o yıllarda, eşi Piraye’ye hitaben yazılmış birçok şiirleri bulunuyor. Belirtmek gerekir ki, Nazım Hikmet’in özel yaşamı oldukça karmaşıktır. Gönlünü pek çok güzele kaptıran şairin “Âşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir.” sözü sanırım bu durumu özetlemeye yeterdir.
Konuya ilişkin ilginç bir ayrıntıdır: Nazım, Türkiye’den kaçtıktan sonra doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova ile evlenir. Nazım’ın evlenip de hiç şiir yazmadığı tek kadındır Galina…
Uzun yıllar evli kaldığı Piraye için yazdığı şiir:
“Bir tanem!
Son mektubunda:
‘Başım sızlıyor, yüreğim sersem’
Diyorsun; ‘yaşıyamam!’
Yaşarsın karıcığım,
Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
Yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
En fazla bir yıl sürer
Yirminci asırlarda ölüm acısı.
Ölüm
Bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm.
Fakat
Emin ol ki sevgili;
Zavallı bir çingenenin
Kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
Geçirecekse ipi boğazıma,
Mavi gözlerimde korkuyu görmek için
Boşuna bakacaklar Nazım’a!
Ben,
Alaca karanlığında son sabahımın
Dostlarımı ve seni göreceğim,
Ve yalnız
Yarı kalmış bir şarkının acısını
Toprağa götüreceğim…
Karım benim!
İyi yürekli,
Altın renkli,
Gözleri baldan tatlı arım benim;
Ne diye yazdım sana
İstendiğini idamımın,
Daha dava ilk adımında
Ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
Kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
Bana fanile bir don al,
Tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
Daima iyi şeyler düşünmeli
Bir mahpusun karısı.”  (Bursa/Hapishane)
Neden yargılanıp hapse girdiğini, hangi siyasi görüşü benimsediğini duruşma esnasında kendisi şu şekilde yanıtlamıştır:
1938’de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan şair, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950’de özgürlüğüne kavuşmuş olsa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı. Bu yasaklamalar sonucunda Nazım Hikmet’in icra ettiği şiir sanatı öksüz kaldı. Oysa şimdi ne çok özlüyoruz ‘Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam’ Nazım’ı…
Hayat bu ya! Yaşarken çektirdiler, şimdi ise doğumunu kutluyorlar…

16 Aralık 2012 Pazar

SİLİVRİ'DE HUKUKSUZLUĞA TEPKİ-İSTANBUL BAROSU'NUN AÇIKLMASI




Kamuoyunu yıllarca meşgul eden ve terör örgütü olduğu iddia edilen ‘Ergenekon’la ilgili davada savcının ‘esas hakkındaki mütalaasını’okuyacağı 13 Aralık 2012 Perşembe günü mahkemenin tutumu büyük bir tepki yarattı.

Başlangıcından bu yana çeşitli hukuksuzlukların yaşandığı, usul hatalarının yapıldığı ve bu yüzden de kamuoyunda çok tartışılan bir dava haline gelen Ergenekon Davası’nın bir önceki duruşmasında savcının Esas hakkındaki Mütalaasını vereceğini bildirmesi davanın sonuna yaklaşıldığının ifadesi olmuş ve bu nedenle duruşma 13 Aralık 2012 Perşembe günü saat 10.00’a ertelenmişti.

Bazı siyasal parti temsilcileri, milletvekilleri, Türkiye Barolar Birliği, başta İstanbul ve Ankara Baroları olmak üzere çeşitli illerin baroları, yazarlar, sanatçılar, gazeteci ve sivil toplum örgütleri temsilcileri ve binlerce vatandaş adaletsizliklere ve hukuksuzluklara tepki göstermek amacıyla 13 Aralık’ta Silivri’nin yolunu tuttular. Yolların kesilmesi üzerine Trakya’nın dondurucu soğuğuna aldırmadan iki kilometrelik yolu yürüyerek yargılamanın yapıldığı Silivri Cezaevi Yerleşkesinin önüne geldiler. Burada jandarma engeliyle karşılaştılar. Vatandaşların içeri girmelerini engellemek ve püskürtmek amacıyla, cop, biber gazı ve tazyikli su kullanıldı. Miting havasına dönüşen destek eyleminde vatandaşlar ellerinde taşıdıkları pankartlar, bayraklar ve sanıkların fotoğraflarıyla çeşitli sloganlar atarak hava kararıncaya kadar gösteri yaptılar.

Duruşma başladığında, savcının Esas Hakkındaki Mütalaasını okuması beklentisi gerçekleşmedi. Mahkemenin davayla birleştirilen 22. İddianamenin okunacağını bildirmesi savunma avukatlarını ayağa kaldırdı. Avukatlar, bu birleştirmeden haberleri olmadığını, bu konuda savunmanın görüşünün alınmadığını, itiraz süresine uyulmadığını belirterek mahkemeden söz hakkı istediler. Avukatlara söz hakkı verilmemesi mahkeme salonunu karıştırdı. Mahkemenin bu kararına izleyicilerin de tepki göstermesi üzerine, dinleyiciler salon dışına atıldı. Birleştirmenin mümkün olmadığı konusundaki ısrarlarını sürdüren avukatlar da üzerlerine robocop gönderilerek zorla dışarı çıkarılmak istendi. Tartışmalar ve tepkilerin gün boyu devam etmesi üzerine duruşmaya dört kez ara verildi.

Duruşmayı izleyen milletvekilleri, sanatçılar ve sanık avukatları adına, verilen aralarda çeşitli basın açıklamaları yapıldı. Sanık avukatları adına üç avukatın yaptığı açıklamada, birleştirilen dava ile ilgili sözlü taleplerinin reddedildiği, yasayla kaldırılan özel yetkili mahkemelerde, söz konusu yasanın çıktığı tarihten itibaren açılmış davalara bakamayacağı ve yetkili olmadıkları bir davanın iddianamesinin okunamayacağı, mahkemenin hukuka aykırı bir uygulamayı daha kayda geçirdiği vurgulandı.

İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av. Hüseyin Özbek, duruşma boyunca özel yayın yapan Ulusal Kanala yaptığı açıklamada, 22 İddianameli 65’i tutuklu 289 sanıklı ve beş buçuk yıldır devam eden Ergenekon davası ile 1923’te kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesi davasının görüldüğünü söyledi. Her yaştan insanın dava nedeniyle Silivri’ye gelmesini Türk Ulusunun kolektif vicdanının harekete geçmesi olarak değerlendirdiğini belirten Özbek, “Bu davaların siyasal niteliği hukuki niteliğinin önüne geçmiştir. Bu türden davalarla yargı üzerinden yeni Türkiye, değiştirilen Türkiye, tamamen emperyalizmin emrine verilmiş bir Türkiye arzu edilmektedir: Bunu yargı silahıyla, hukuk silahıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar” dedi.

Otoritesi, gücü, makamı ne olursa olsun hiç kimsenin yargı üzerinde bir etkisinin olmaması, yargıçların da tamamen dava dosyasındaki maddi delillere dayanarak hüküm vermesi gerektiğini kaydeden Özbek, millet adına yargılama yapanların kamuoyunun duyarlılığını da dikkate almaları gerektiğini savundu.

 
Tekelci sermayenin oluşturduğu televizyonlarda, diğer medya organlarında senelerdir bu davalarla ilgili kampanyalar yürütüldüğünü, ekranlarda ve gazetelerde bu tür davaların hükümlerinin çok daha önceden verilmiş bulunduğunu belirten Hüseyin Özbek, bu iddiaların sahiplerinin tarih önünde sorumluluktan kurtulamayacaklarını bildirdi.

Türkiye’de yüzün üzerinde hukuk fakültesi bulunduğu ve bu fakültelerin görülmekte olan davalara ilişkin hukuki durum hakkında objektif bir duruş sergileyemedikleri ve iyi bir sınav veremediklerinin altını çizen Özbek, konuşmasını şöyle tamamladı: “İstanbul Barosu başından beri hukuku savunmaktadır. Hukuksal duyarlılığını sürdürmektedir. Ülkenin kuruluş değerleri ile yargı bağımsızlığı konusunda, hukukun politikaya alet edilmemesi konusundaki duyarlı tavrını bundan sonra da sürdürecektir. Kısacası İstanbul Barosu her zaman hukukun yanındadır, hakkın yanındadır, adalet istemektedir, adil yargılanma istemektedir. Ülkenin kuruluş değerlerine saygı istemektedir, ülkenin kuruluş değerlerine sahip çıkmada,, kuruluş sistematiğinin korunmasında ve yaşatılmasında İstanbul Barosu her zaman taraftır ve  ısrarlıdır. İstanbul Barosunun tarafı Atatürk’ün tarafıdır, Cumhuriyetin tarafıdır, 29 Ekim 1923 felsefesidir.”

15 Aralık 2012 Cumartesi

HUKUKİ YORUM OBJEKTİFİNDEN SİLİVRİ GÖRÜNTÜLERİ













Hukuki Yorum olarak gündemde olan Ergenekon davasındaki gelişme ve görüntüleri sizlerle paylaşmak istedik.13 Aralık perşembe günü verilmesi beklenen esas hakkındaki mütalaa kararı verilemezken duruşma 17 Aralık pazartesi gününe ertelendi. Yüz binler tarihi dava  için Silivri'ye akın ettiler.Yurdun dört bir yanından   tarihi dava'ya tanıklık etmek için gelenler vardı.Çok sıkı güvenlik önlemlerine rağmen vatandaşlar barikat engelini aştılar. Bu tepkiler nedeni ile esas hakkında mütalaa kararı okunamadı.
HABER: HUKUKİ YORUM
Not: Resimleri büyük görmek için üzerine tıklayınız.

12 Aralık 2012 Çarşamba

GÜNCEL HUKUK'TA BU AY



  • Taksim Meydanı Değişiminde Dayatma Anlayışı / Prof. Dr. Köksal Bayraktar
  • Arabuluculuk Kanunu Geçti, ya Şimdi? / Dr. İdil Elveriş - Av. Ferda Paksoy
  • Ölme Hakkı / Doç. Dr. Ozan Erözden
  • Edebiyat ve Hukuk / Ölümsüz Şarkı / Victor Jara
  • Açık Tartışma: Anayasa Mahkemesi'ne Bireysel Başvuru Hakkı
  • Prof. Dr. Osman Doğru, Ar. Gör. Tolga Şirin, Fikret İlkiz
  • Kirlenen Ruhlar Nilgün Kurtoğlu
  • Uluslararası Uygulama Sorunları ile ''Islahçı Hakları''
  • Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz
  • Anonim Ortaklıklarda Yönetim Kurullarının Yeniden Yapılandırılması / Av. Dr. iur. Yiğit Okur
  • Heybet ve Adalet / Av. Nahit Oralbi
  • Av.Hüsamettin Nişancı ile Söyleşi: Bir Daha Dünyaya Gelirsem Yine Bu Mesleği Seçerim / Rita Ender-Begüm Baki
  • Uluslararası Hukuk, Ölüm Cezası ve Türkiye / Prof. Dr. Rona Aybay
  • Ölüm Cezası Kaldırılmıştır, Artık Konuşmayın Bile / Fikret İlkiz
  • Tutuklu Avukatlar İçin Buradayız / Begüm Baki
  • Av. Hüseyin Derin Yarsuvat'ın Ardından / Av. Taner Serim, Zeynep Yarsuvat, K. Münir Hamamcıoğlu
  • bknz: http://www.guncelhukuk.com.tr/dergi/00465/
  • 4 Aralık 2012 Salı

    AKADEMİSYENLİK


    Hukuki yorum olarak, sitemizde her ay bir hukukçunun yazısına yer vermek ve bu yazıları size ulaştırmak istedik.İletişime geçtiğimiz bir takım akademisyenler oldu.Ancak kendilerinden olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt alamadık. İstedik ki, sitemize akademisyenler destek olsun yazılarıyla...
    Sonuç: enteresan! Uğraşmak istememe, belkide onlara göre yapılan bu iş gereksiz ya da boşa bir çabadır. Eğer cidden bu şekilde düşünülüyorsa durum vahim...Bu konuda yine de şansımızı zorlayacağız bakalım kimler bize yazılarıyla destek çıkacak kimler çıkmayacak hep birlikte göreceğiz. Akademik çalışma yapmak, araştırmalarda bulunmak, makale yazmak değil midir araştırma görevlisinin görevi?Adı üzerinde ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ! Ya da sadece üniversitede öğretim görevlisinin dediklerini mi yapmaktır görevi? Sınav kağıtlarını mı okumaktır? Bu kadar dar mı vizyonu ? Günümüz şartlarında akademisyen olmak hiç kolay değil bunun bilincindeyiz elbette ama gelinen bu noktada çabalayan, araştıran, eleştiren, yazan, akademik faaliyetlerde bulunan akademisyen bulmak zor...