14 Ocak 2015 Çarşamba

ÖZEL RÖPORTAJ: AVUKATLIK MESLEĞİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


ÖZEL RÖPORTAJ: AVUKATLIK MESLEĞİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
HAZIRLAYAN: AV.SİNEM SAÇKAN

Sitemizde “Hukuk Fakültesini Okumak İsteyenler İçin Yazılmış Bir Yazı” başlıklı yazı yayınlamıştık. Kendimce Avukatlık mesleğinde daha genel bir ifade ile hukuk alanında yaşanılan bir takım sıkıntılardan söz etmiştim. Sitemizin en çok okunan ve en çok yorum getiren yazısı bu yazı oldu. Yorumların birçoğu hukuk fakültesini tercih etmek isteyen hukukçu adaylarının aklındaki soru işaretlerini gidermediğini göstermekte. Objektifliği sağlamak açısından “hukuki yorum” sitesi olarak bu soru işaretlerini gidermek adına çeşitli hukukçuların katılımı ile birlikte özel bir röportaj hazırladık. Bu keyifli röportajın hazırlanmasında emeği geçen, Av. Barış Demirel, Av. Sinan Demirkol, Av. Sabahattin Kerem Minarlı, Av. Zakir Set, Av. Sinem Ezgi Büyükyıldız, Stj. Av. Melike Cantürk, Stj. Av. Selin Hayırlıgil, Stj. Av. Gülen Bayrak, Stj. Av. İskender Çatalbaş’a” hukuki yorum sitesi olarak katılımları için teşekkür ederiz. İyi okumalar…

1)- Hukuk Fakültelerinde verilen eğitim sizce yeterli mi? Bu konuda ne yapılabilinir?

Avukat Barış Demirel: Hukuk fakültelerinde verilen eğitim kanaatime göre, 1-2 üniversite haricinde kesinlikle yeterli değildir. Hukuk eğitiminin ABD örneğinde olduğu gibi lisans sonrası 2. Üniversite gibi planlanması, okul aşamasında mutlaka pratiğe yönelik uzun süreli çalışmalar yapılması ve iyi bir yabancı dil eğitimi verilmesi acil ve öncelikle yapılması gerekenler arasında sayılabilir.

Avukat Sinan Demirkol: Üniversite eğitimin ilköğretim ve lise öğreniminden farklı olması beklenir.  Öğrencinin ileride yapacağı mesleğin ilk adımlarının atıldığı bu eğitimin hakkıyla verildiğini düşünmüyorum. En büyük sorun ders işleyiş şeklinden kaynaklanmaktadır. Öğrenciler, üniversite eğitiminin bir bilim yuvası olduğunu, araştırmalarla kendisinin bu yuvaya dâhil olabileceğini her daim göz ardı etmektedirler. Lise ve öncesindeki dönemde öğretmen anlatır, öğrenci hocanın söylediklerine ve o dersin kitabının anlattıklarına çalışır ve bu şekilde başarıya ulaşır. Kendi araştırmasına dayanarak bilgi edinme çoğu öğrencinin aklına gelmediği gibi, zor bir süreç olması sebebiyle destek görmediğinden diğer öğrencilerde bu yola başvurmaktan kaçınırlar. Bu sistem hem devlet hem özel üniversitelerde devam etmektedir. Hâlbuki üniversite öğrencisinin ders kitabı ve bir tek öğretmeni olmamalıdır. Daha önceki eğitim öğretim alışkanlığından uzaklaşmak için üniversite öğrencileri bocalama süreci geçirir. Çünkü eğitim aynı metotla devam etmekteyse de okullardaki sınav kâğıtları ile Üniversitelerdeki sınav kâğıtları aynı değildir, değişim şarttır. Bazıları bu değişimi geç kabullenir bazıları değişimin gerektiğini fark eder fakat sistemi oturtamaz kimisi tembellikten vazgeçmemeye ant içer. Bir şekilde araştırma yaparak başarı elde edebileceğini eninde sonunda anlar. Ama üniversite yaşamının çoğunu buna harcadığından elde ettiği bilgiler az ve eksik olur ve bilime katkı sağlaması gerektiğini genellikle unutur. Öğretim üyeleri de bu geleneği değiştirmek niyetinde değillerdir. Öğrencilerin, o konuda yazılan kitapların bir çoğunu okudukları bir sınıfta eminim ki birçok deneyimli öğretim üyesi bulunmak istemeyecektir. Öğretim üyeleri, asıl görevlerinin talebelerini en iyi şekilde yetiştirmek olduğunu genelde unutmakta, kendi akademik gelişimine, idare ile ilgili sorunlara, siyasi hayatına belki de paraya daha çok önem vermektedir.  Bu zorlu süreci kabul etmeyen öğrenciler ve öğretim üyeleri maalesef üniversite eğitimini başarısız kılmaktadır. İlkokuldan itibaren öğrencilere doğru bilgiye ulaşma hususunda yardımcı olunmalı, desteklenmeli, öğretmenler de ders kitabını okuyup onu sözlü olarak seslendirmekten vazgeçmeli, birlikte bilginin gelişeceğine inanmalıdırlar. Üniversite eğitiminden önce bu şartlar sağlanırsa, üniversitede aktif rol alan öğrenciler kendisini öğrencileri yetiştirmeye adamış öğretim üyelerini karşılarında bulması halinde eksikliklerini giderecek, araştırmadan ziyade üretime, sonuca odaklanacak ve gerçek bir üniversite eğitimi oluşacaktır.

Avukat Sabahattin Kerem Minarlı: Hukuk Fakültelerindeki eğitim aslında ülkemizde diğer alanlardaki eğitimle paralellik göstermektedir. Özellikle devlet üniversitelerindeki kontenjanların bu denli fazla oluşu Hukuk eğitimini tam anlamıyla uzaktan eğitime döndürmüş vaziyettedir. Hukuk eğitimi açısından devlet üniversitelerinde vaziyet buyken vakıf üniversitelerinde de ne yazık ki çok olumlu bir atmosfer yok. Sahip oldukları imkanları son derece iyi kullanan vakıf üniversitelerinde ise temel hukuk eğitimi alanında bazı zafiyetlerin olduğunu düşünmekteyim. Tabi, tüm bu yorumlarımı belli başlı üniversiteleri ayrı tutarak söylediğimi belirtmek isterim. Hukuk Fakültelerindeki eğitim kalitesini arttırmanın yolunun, öğrencilere tam anlamıyla hukukçu olduklarını hissettirmekten ve bunun ne kadar önemli bir görev olduğu bilincini aşılamak yolundan geçtiğini düşünmekteyim. Yani, sadece sınavlardan başarılı not alıp bir üst sınıfa geçeyim mantığının ne yazık ki günü kurtarma çabasından başka bir şey olmadığı gerçeğinin anlaşılması gerekir diye düşünmekteyim. Unutmamak gerekir ki ders notları fotokopiyle yetişmiş bir hukukçu nesli daha gelmekte...

Avukat Zakir Set: Yeterli değil, teorik ve lüzumsuz doktriner bilgiler verilmesi azaltılıp, pratik hayata ilişkin daha çok bilgi verilmesi kanaatindeyim.

Avukat Sinem Ezgi Büyükyıldız: Hukuk fakültelerinde verilen eğitim oldukça yetersizdir. Hukuk eğitiminin süresi kısa olmaktadır. Eğitim süresi içerisinde staj yapılabilir kanısındayım.


Stajyer Avukat Melike Cantürk: Hukuk fakültelerinde verilen eğitim yeterli değildir. çevremizde hep hukuk okumanın ezber işi olduğu söylenir. Bugün hukuk fakültelerinde hala ezberci eğitim modeli uygulanmaktadır. Oysa ki pratikte yorumlama yeteneği de çok fazla gerekmektedir. Bu konuda eğitim sırasında uygulama yöntemlerinde daha çok yer verilmesi ve usule ilişkin eğitimin arttırılması gerekmektedir.

Stajyer Avukat Selin Hayırlıgil: Hukuk eğitiminde teoriden farklı olarak her dönem en az bir ay uygulamayı görmek gerektiğini düşünmekteyim. Aynı zamanda sistemin nasıl olduğunu öğrenebilmek adına üniversitenin belirleyeceği bir avukatın yanında staj yapmak yararlı olur kanısındayım. Bu sayede teoriyi pratikle pekiştirip daha kalıcı bir eğitim modeli sağlamış oluruz.

Stajyer Avukat Gülen Bayrak: Hukuk fakültelerinde verilen eğitimin yapmış olduğum stajla pek de uyum sağladığı kanaatinde değilim. Çünkü okul hep teori üzerine kurulmuşken staj da uygulama bocalamaya sebebiyet verebiliyor. Eğitimde biraz daha uygulama ağırlıklı çalışılması taraftarıyım.

Stajyer Avukat İskender Çatalbaş: Öncelikle herkesin bildiği bir gerçektir ki, ülkemizde hukuk fakültelerinin son yıllarda bu kadar artması eğitim kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Şahsım adına konuşmam gerekirse ben hukuk fakültesine başladığımda İstanbul ve Marmara Üniversitelerinin Hukuk Fakülteleri kontenjanı 400 kişilikti. Birkaç sene içerisinde bu sayı üç katına çıktı. Birbiri ardına açılan ve artık sayılarını takip dahi edemediğimiz, iyice bir piyasa sektörüne dönmekte olan özel üniversitelerin artması ise, bu üniversitelerde bulunan hukuk fakültelerinde verilmekte olan eğitimin kalitesini sorgulatır hale getirdi. Nitekim çoğu meslektaşımızın Türkiye’de hukuk ve avukatlık ile ilgili başlıca problemlerden birisi de artan fakülte sayısı ile birlikte kalitesiz bir eğitim ile yetersiz akademik kadroların elinden geçen mesleki yeterlilikten yoksun yeni hukukçuların yetişmesidir. Bu sorunun temelinde, kanaatimce bu kadar hukuk mezununu yerleştirecek yeterli istihdam gereksiniminin sağlanamaması yatmaktadır. Açıkçası mezun olan hukukçulara herhangi bir mesleki alternatif ve istihdam yaratılmadan ve bu mesleki alternatiflere gereken teşvik sağlanmadan bu kadar fakültenin açılmasını ben ülkemizin basiretsiz, çözümden ziyade sorun üreten eğitim anlayışının bir sonucu olarak görüyorum.  Hukuk fakültelerinde eğitimin düzeltilebilmesi adına hukuk fakültelerine, yeterli eğitimi sağlayamayan fakültelerin kapatılmasını veya akademik kadrosunun yetişebileceği kapasitenin üzerinde kontenjana sahip fakültelerde kontenjanın kaldırılmasını gerektirecek katı yeterlilik ölçütleri getirilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Yetkin uzmanlık gerektiren bir mesleğin eğitim yeri olarak hukuk fakültesi açmak yahut radikal bir kararla mevcut fakültelerin (gerek devlet eliyle, gerek özel vakıf üniversiteleri eliyle) kontenjanını arttırmak bu kadar kolay olmamalı. Ciddi, tutarlı, objektif ölçütler çerçevesinde kaliteli eğitimin sağlanabileceği, nitelikli yargı insanlarının yetiştirilebileceği yüksek kıstasları sağlamaya üniversitelerin zorlanması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bu standartların nasıl adilane bir şekilde uygulanabileceği ise bir hayli şüpheli olup, bu denli tepeden inme başarısız uygulamaların gelenek haline geldiği, nepotizm cenneti ülkemizde açıkçası bu tip kıstasların objektif bir biçimde yürürlüğe konup uygulanabileceğini düşünmemekteyim.

2)- Sizce staj eğitimi amacına uygun işliyor mu?

Avukat Barış Demirel: Staj eğitiminin amacı; hukuk eğitimi sırasında alınan teorik eğitim ile pratiğin birleştirilmesi olmalıdır. Ancak fiiliyatta çok az stajyer avukat bu amaç doğrultusunda stajını tamamlayabiliyor. Bunun en temel gerekçesi ise ekonomik koşullardır.

Avukat Sinan Demirkol: 6 Ay adliye stajı, 6 ay avukat yanında olmak üzere 1 yıl süren avukatlık stajının stajyer avukatlara istenen katkıyı sağlamadığı herkesçe kabul edilen bir şey. Şuana kadar kimsenin staj eğitimin faydalı olduğunu söylediğini duymadım. ( stajyer avukatlar, avukatlar, hâkimler, öğretim üyeleri vs.) Eminim ki meclisteki hukukçu milletvekilleri, Adalet Bakanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve üyeleri de bunun faydalı işlediğini düşünmüyorlardır. Hatta stajyer avukatlar için bir külfet olduğunu düşünen hukukçular dahi bulunmaktadır.  Kanuni düzenleme ve uygulama arasında birçok farklılık bulunduğundan sorunlara değinemiyorum. Stajyerlere devlet ve baro tarafından gerçekten iyi bir ücret ödense, adliyelerde her gün hâkimin yanında olan ve ona yardımcı olan gerekli araştırmaları yapan, avukatlara davaya hazırlık boyutunda yardımcı olan ve aynı dönemde her daim baronun düzenlediği seminer, panel ve bazen de derslere katılma zorunluluğu getirilse iyi bir staj eğitimi gerçekleşebileceğini düşünüyorum.

Avukat Sabahattin Kerem Minarlı:  Staj eğitiminin amacına uygun işlediğini düşünenin olduğunu pek sanmıyorum. Zira ülkemiz gerçekliğinden son derece uzak staj düzenlemesinin işlevselliği bulunmamakta. En iyi ihtimalle, okulunu hiç uzatmadan bitirmiş bir öğrenciden ilham alalım, 22-23 yaşındasınız, hukuk fakültesinden mezun olmuşsunuz heveslisiniz, azimlisiniz, stajınızı başlatıyorsunuz, ancak bir de görüyorsunuz ki staj süresince ücretsiz çalışacaksınız... Ve daha da ilginci ekonomik istikbali için başka bir işte çalışmanız da yasaklanmış durumda... Farz edelim ki bu genç arkadaşımızın her ay vermiş olduğu bir kira gideri var ya da bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi... Mesleki yeterliliğini bir kenara bırakıp ihtiyaç piramidinin en altındaki zaruri ihtiyaçları giderme hususunda dahi yetersiz olan staj sürecindeki eğitiminde bu bağlamda ne denli işlevsel olabileceği hususu tartışmaya açık. Tabi tabloyu bu kadar karamsar göstermek de çok doğru değil. Staj eğitimi hususu özelinde düşünecek olursak eğitime gelen son derece kıymetli ve önemli hukukçularla tanışma fırsatı bulmak ve tecrübelerinden dersler çıkarabilme imkanı açısından ve kendi döneminiz avukatlarını tanıma açısından son derece yararlı olduğunu söylemem gerekir. Staj eğitimi, staj sürecinin geneli ile kıyaslandığında aslında amacına uygun yürüyen nadir konulardan biri kanaatimce.

Avukat Zakir Set: Son zamanlarda eskiye nazaran daha disiplinli ve ciddi staj eğitimi faaliyetleri yapılsa da bu yeterli ölçüde değildir. Stajyerlerin ekonomik sorunları staj eğitim hayatlarını önemli ölçüde etkilemektedir.

Avukat Sinem Ezgi Büyükyıldız: Staj eğitiminde verilen eğitim yetersizdir. Staj eğitiminin daha çok pratik uygulamaya dayandırılması gerekmektedir.

Stajyer Avukat Melike Cantürk: Staj eğitimi kesinlikle amacına uygun değildir. Adliye stajında hakimlerin iş yoğunluğundan dolayı stajyer, hiçbir şey öğrenmemektedir. Aynı zamanda bu dönemde hiç bir geliri olmayan stajyer bu süreci maddi zorluklar içinde geçirmektedir.

Stajyer Avukat Selin Hayırlıgil: Bana kalırsa staj eğitiminden verim almak için avukatken yaşayacağımız sorunlara yönelik bir eğitim görmeliyiz. Avukat yanında yaptığımız staj evresinde daha çok dilekçe yazıp ve dosya takibi yapılması gerektiğini düşünmekteyim.

Stajyer Avukat Gülen Bayrak: Şöyle ki, staj eğitiminin amacına ulaşıp ulaşmadığı hususu staj yapan kişinin göstermiş olduğu özveriyle doğru orantılıdır bence. Öğretmen ne kadar iyi olursa olsun öğrenci istemiyorsa, bu durumda ne kadar verim alınır mantığı burada da işliyor bence.

Stajyer Avukat İskender Çatalbaş: Staj eğitiminin Türkiye’de ciddi anlamda büyük problemleri vardır. Bu problemlerin en temelinde ne yazık ki, mevzuat ile uygulama arasında korkunç boyutlardaki farklılıklar yatmaktadır. Herkesin açıkça bildiği bu farklılıkları uzun uzadıya yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Adliye stajı kapsamında sadece kolu uyuşana kadar imza atmayı öğrenen, Hakim, Savcı ve kalemlerince adliyeye gelme nedenleri sorgulanan, staj boyunca maaş alma yasağına (Danıştay 8. Dairenin 09.07.2008 gün 2008/1164 E. 2008/4989 K. sayılı kararı) rağmen sürekli olarak asgari ücret civarında bir ücrete tabi şekilde SGK’sız ucuz iş gücü mahiyetinde çalıştırılarak hiçbir sosyal hakka sahip olamadan Suriyeli bir mültecinin bir tık üzerinde hayat şartları ile bir sene boyunca yaşamak zorunda bırakılan stajyer avukatlardan bütün meslektaşlarımızın haberdar olduğunu hepimiz biliyoruz. Mevzuattaki düzenlemelere hâkim felsefeye ve kanaatimce insan haklarına dahi aykırı şekilde cereyan eden bu uygulamanın düzeltilebilmesinin TBB’nin ve Adalet Bakanlığının öncelikleri arasında yer alması gerektiğini düşünmekteyim. Stajyer avukatların ücret almasının staj eğitiminin amaç ve niteliğine aykırı olduğunu iddia edenlerin; stajyer hâkim ve savcıların geçimlerini sağlayabilecek nitelikte bir ücret almasını, hâkim ve savcılık stajının amaç ve niteliğiyle nasıl bağdaştırabildiklerini çok merak ediyorum. Oysaki avukatlık da aynı hâkim veya savcılık gibi yargının bir kolunu oluşturmaktadır. Adalet, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerini icra eden meslek erbapları için geçim derdi geri planda olmalıdır ki, kendilerini hiçbir baskı altında hissetmeden mesleklerinin kutsal gerekliliklerine adayabilsinler. Ailesinin desteğini almak zorunda olmadığı bir dönemde en düşük ihtimalle 22 yaşında bir hukuk mezununun, mesleğe atılır atılmaz yaşadığı bu adaletsizliklerin hukuk dünyasına adımını daha yeni atmış bu bireyin adalete olan bakış açısını ne ölçüde olumsuz etkileyeceğini göz önünde bulundurmak zorundayız. Ya mevzuatı pratik gerçeklere göre yeni baştan düzenleyerek staj eğitimi süresince genç avukatların çalışma ve sosyal haklarını garanti altına alacağız; ya da uygulamanın teoriye uygun bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için stajyer avukatlara insanca yaşama fırsatı tanıyarak güçlü bir denetime tabi staj eğitiminin şartlarını sağlayacağız. Bunları gerçekleştiremediğimiz takdirde yeni nesil avukatlardan gerçek bir adalete inanmalarını beklemek hayal olur.

3)- Avukatlık mesleğine geçiş için sınav gerekliliğine inanıyor musunuz?

Avukat Barış Demirel: Özellikle son dönemde çok fazla sayıda hukuk fakültesi açılması, bu fakültelerdeki eğitimin gerçekten yetersiz olması, yeterli öğretim üyesinin bulunmaması, tabela üniversitelerin varlığı, mezun sayısındaki artış gibi nedenler avukatlığa geçişte sınavı zorunluluk haline getiriyor. Bu bakımdan mesleğe girişte sınav ve ayrıca belli dönemler halinde meslek içi eğitimlere katılım zorunluluğu getirilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Avukat Sinan Demirkol: Kesinlikle, yurt dışında birçok ülkede mevcut olan avukatlık sınavının Türkiye'de de olması gerekiyor. Nasıl insanlar arasındaki uyuşmazlığı çözecek olan hâkim sınavla belirleniyor ise, yurttaşların belki de hayatındaki en önemli sorunu bir avukata teslim ettiği düşünülürse sınavın getirilmesi şarttır. Sınav neleri içermeli?, soruları kim belirlemeli?, kaç aşamadan oluşmalı? gibi sorular üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.     Bu sınavın aslında tüm avukatlara uygulanması gerekir fakat kazanılmış hak olduğundan böyle bir yola maalesef ki başvurulamayacaktır. Hukukun birçok dalı bulunduğundan uzmanlık sınavı getirilerek bir nebze sorunları halledebileceğimizi düşünüyorum.

Avukat Sabahattin Kerem Minarlı: Bizde şöyle bir alışkanlık var; biz bir şeyi bozarız sonra onu tamir etmek, düzeltmek için çırpınır dururuz. Avukatlık sınav çabaları da tam olarak bundan ibaret bence. Hukuk Fakültesi kontenjanlarını her yıl arttırırken ya da her yere apartmandan bozma okullar açıp hukuk fakülteleri kurarken hukukçu sayısının bu denli artacağının ve durumun buralara kadar geleceğinin öngörülememiş olması tam bir fiyasko! Mevcut durumda da tam anlamıyla doğru çözüm olmasa da sınavdan başka bir yolun olmadığı kanaatindeyim. Zira mitoz ya da mayoz bölünmeyle bölünür gibi bu hızla avukat sayısı artarsa avukatlık hususunda taşeronlaşma gibi mesleğin onuruna yakışmayacak fiili uygulamaların oluşacağını düşünmekteyim.

Avukat Zakir Set: Hayır, sınav kişinin bu meslekte başarılı olacağı anlamına gelmez. Bu meslek pratik hayatta tecrübe kazanılarak ve gayret gösterilerek yapılacak bir meslektir.

Avukat Sinem Ezgi Büyükyıldız: Avukatlık mesleğine geçiş için sınavın gerekliliğine inanmıyorum.


Stajyer Avukat Melike Cantürk: Öğrencilik hayatımda da şimdiki durumumda da hiç bir zaman bu sınavın doğruluğuna ve gerekliliğine inanmıyorum. Çünkü Türkiye -maalesef- liberal ekonomik sistemi benimsemiş bir ülkedir. Avukatlık mesleği de serbest çalışma şekli olduğuna göre bu meslek "iyi olanın kazandığı" bir meslektir. Bu nedenle eğitimini tamamlamış bir kişiyi muhtemelen güvenilirliği düşük bir ezber sınavına tabi tutmaktansa, eğitim sürecinde hiç bir katkısı olmayan baroların hukuk öğrenimi esnasında gereken aktiviteleri sağlaması gerekmektedir. 

Stajyer Avukat Selin Hayırlıgil: Avukat olmak için eğer bu sınav yapılıyorsa şayet Avukat adaylarını daha başarılı olmaya teşvik edebilir kanısındayım.

Stajyer Avukat Gülen Bayrak: Bu fakülteye başlayan her öğrenci gibi ben de dört yıllık eğitimin ardından yasal bir yıllık staj eğitimi ve devamında beklenen avukatlık ruhsatının alınacağını bilerek okula başladım. Ne olursa olsun üniversiteye girme çabası ve okuldaki sınavlardan sonra tekrardan bir sınav olacağını bilmek göz korkutuyordu tabi ki de. Okulun son dönemi kafaya çokça takılan problemdi aslında, -öğrenci psikolojisi işte- bunlardan biri de bendim. Şuan stajımın 3. ayı dolmak üzere ve şuan sorsalar ( -ki fikrimizin alınacağı da yok!) bu mesleğe geçiş için sınav gerekli mi,  bu staj havasını soluduktan sonra elbette gerekli derim. En azından bu meslek için bir yeterliliğinin olması gerektiği inancındayım.

Stajyer Avukat İskender Çatalbaş: Az önce artan hukuk fakülteleri ile ilgili yaptığım tespitler doğrultusunda konuşmak gerekirse; evet, avukatlık sınavı gereklidir.  Avukatlık sınavına soğuk bakanların mevcut durumu savunurken genel olarak dayandıkları en büyük gerekçe ise ruhsatını alan avukatların kabiliyetleri oranında piyasa tarafından süzüleceği ve kendisini bir şekilde geliştirmemiş, mesleki yeterlilik kazanamamış meslektaşlarımızın piyasa şartları tarafından elimine edileceğidir. Bu savunma kuşkusuz somut gerçeklerden çok uzakta farazi bir değerlendirme olmakla birlikte meslektaşlarımızı bir kabiliyet sıralaması içerisinde yarış atı gibi göstermektedir. Nitekim avukatlığı fabrikasyon dilekçe ve başvurularla, agresif bir tavırla para kazanma sektörüne dönüştüren kurumsal yapıların içerisinde avukatların yeteneklerini ne kadar gösterebileceği veya kendilerini ne ölçüde geliştirebilecekleri büyük bir soru işareti olarak yerini korumaktadır. Gerçekten de büyük bir hevesle mezun olarak mesleğe atılmış kabiliyetli meslektaşlarımızın, maddi şartlar gereğince bu tür kurumsal plazalar içerisinde yeteneklerinde veya bilgilerinde gram ilerleme sağlamayacak işlerde çalışmak zorunda olmalarını sorgulamadıkça, mesleki yeterliliği kazanamamanın adil bir değerlendirme olduğu söylenebilir mi? Keza çok açıkça bilinen bir gerçek olmakla birlikte ailesinin desteğiyle okuyan ve okulu bitirdikten sonra yine ailesinin desteğiyle ofisini açarak, ailesinin geniş çevresinden müvekkil kazanan bir avukatla; zor şartlar altında büyük bir şehirde tek başına hukuk okuyup, mezun olduktan sonra sırf maddi gereksinimlerinden ötürü kurumsal bir avukatlık ofisinde birbirinin aynısı dilekçeleri kopyala yapıştır yöntemiyle yazmak zorunda kalan bir avukatın mesleki yeterliği adil bir kıyaslamaya tabi tutulabilir mi?  Avukatlık bir zamanlar aristokrat mesleği olarak görülürdü. Hala aynı bakış açısıyla yaklaşıyorsak, bilinç olarak pek ileriye gidememişiz demektir. Hukuk mezunlarının avukatlık dışında meslekleri gereğince çalışabilecekleri alternatif işlere teşvik edilmesi ve bu işler için gereken istihdamın arttırılması gerektiğini düşünmekteyim. Benim rehberlik hocam, hukuku seçmem için beni teşvik etmeye çalışırken, bir hukuk mezununun 26 farklı mesleğe direk geçiş yapabildiğinden bahsetmişti. Bu yanlış bir değerlendirme değildir. Hukuk mezunu olarak gerek özel sektörde, gerekse kamuda hukuk alanında çok çeşitli kademelerde ve alanlarda hukuk mezunlarına istihdam sağlanabileceğini düşünüyorum. Avukatlık sınavının getirilmesi halinde ise uygulanabilmesi için, bu uygulamanın yürürlüğe konulmadan evvel yurtdışındaki örneklerine bakılarak ülkemiz şartlarında nasıl uygulanabileceğinin detaylı şekilde incelenmesi gerekmektedir. Bu sınavın hangi kurum tarafından yapılması gerektiği ile ilgili ben de çevremde konuyu tartıştığım kişilerle aynı görüşlere sahibim. Kesinlikle YÖK veya Adalet Bakanlığı eliyle değil, TBB tarafından yapılmalıdır. Her baronun kendisine özgü bir sınav yapması eşitliğe aykırı olacağından, avukatlık yapmaya hak kazanma ülke genelinde aynı şartlar çerçevesinde Türkiye Barolar Birliği tarafından uygulanmalıdır.

4)- Hukukun sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Avukat Barış Demirel: Hukuk hayatın tam merkezinde yer alır. Zira insan en temel tanımla ‘sosyal bir hayvandır’. İnsanın; insanlarla, toplumla, devletle, çevreyle ve hatta canlı ve cansız diğer varlıklarla ilişkisini hukuk kuralları belirlediğine göre hayatımızda merkezi rol oynadığını kabul etmek gerekir.  

Avukat Sinan Demirkol: Hukuk Fakültesine girdikten hemen sonra etrafımı "amma çok hukukla ilgili haberler, olaylar oluyor eskiden de böyle miydi" sorusuna boğmuştum. İnsan bir hususla devamlı ilgilenince dikkat ettiği durumlarda değişiyor. Dolayısıyla ben ve birçok meslektaşımda olduğu gibi içerisinde hukukla alakalı bir şey görünmese de bir yerden muhakkak hukuka bağlıyoruz. İçimize işledi.

Avukat Sabahattin Kerem Minarlı: Hukuk için hayatımın olmazsa olmazı diyebilirim. Daha çocukluk yıllarından başlamış bir tutku aslında. Tabi o yıllarda toz pembe gelen bir çok şeyin aslında o kadar da kusursuz olmadığını fark ettiğinizde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor olsanız da bendeki "hukuk"un yeri hiçbir zaman değişmedi. Daha önceki cevaplarımda karamsar bir tablo çizmiş olabilirim. Ama her zorluğa veya her engele rağmen pes etmemek gerektiğini de gayet iyi biliyorum. Hukuk, adalet, eşitlik herkesin her an ihtiyaç duyduğu yegane olgulardan. Hava gibi su gibi... Abarttığımı düşünebilirsiniz belki. Ancak derinliğine düşünüldüğünde bu cümlemdeki haklılık payının anlaşılacağını düşünüyorum. Mesleğin henüz başlarında olmama ve üstatlardan mesleğin itibarı ve geleceğine dair karamsar öngörüleri sıkça duymama rağmen her hangi bir pişmanlığım olmadı. Zor olanı başarmanın verdiği mutluluk daha fazladır. En azından benim için durum böyle.

Avukat Zakir Set: Hukuk çocukluğumdan beri idealimde olan bir alan. Her türlü insan ilişkileri, hukukun alanına girmektedir. İnsanların hukuki sorunlarını çözmek ve yardımcı olmak bana mutluluk verir.

Avukat Sinem Ezgi Büyükyıldız: Bence, hayatın büyük bölümünü kapsamaktadır.


Stajyer Avukat Melike Cantürk: Hukukun benim hayatımda yeri mesleğim olmasından ibarettir.

Stajyer Avukat Selin Hayırlıgil: Hukuk hayatımızın her anında kendimizi savunmamız için şarttır. Bu herkesin hayatında yer alan bir gerekliliktir.

Stajyer Avukat Gülen Bayrak: Hukukun hayatımdaki yeri, mesleğim diyebilirim. Mesleğim derken, sadece mesleğimi ifade etmiyor. Sanırım birkaç sıfat eklemem gerekebilir. Severek yaptığım bir meslek. Bu alanda çalışacağım ve şuan bile onun havasına bürünmüş halde hissediyorum.

Stajyer Avukat İskender Çatalbaş: Bu soruyu dört veya beş sene önce sorsaydınız, size olumsuz bir yanıt verebilirdim. Hukuka veya adalete herhangi bir inancım yoktu ve genel kitle için en büyük önceliğin maddi çıkar olduğunu fark ettikçe hukuktan daha da fazla soğuyordum. Açıkçası bana bu mesleği ve hukuku sevdiren iki etken vardır. Birincisi yanında staj yaptığım bir meslektaşım. Bana hukukla uğraşmanın illa adliye duvarları kadar soğuk bir yaşama sahip olmayı gerektirmediğini, mesleğimden keyif almayı ve hukukla severek uğraşmayı kendisi öğretti. İşin içerisine girdikçe, sayesinde bu işi daha çok sevdim. Bana hukuku sevdiren ikinci etmen ise bizzat hukuk mesleği içerisinde yaşadığım haksızlıklar ve bu sebeple duyduğum öfke oldu. Hukukun nasıl da herkese lazım olduğunu bu haksızlıklar bizzat başıma geldiğinde anladım. Duyduğum öfke ise bende, bütün o haksızlıklara sebep olan, kötü giden bir şeyleri değiştirebilme isteğini kamçıladı. Hukukun bendeki yeri bu sebeple değişime olan inancımdır. Yaşadığım dünyayı daha adil bir yer yapabilme hususunda ufak da olsa sağlayabileceğim bir katkıya, düne göre daha az haksızlığın yaşanacağı bir sabaha uyanabilmeye duyduğum inanç, hukukun hayatımdaki yeridir.

5)- Avukatlık mesleğinin avantajları ve dezavantajları sizce nelerdir?

Avukat Barış Demirel: Avukatlık mesleği bir sosyal prestij mesleğidir. Dolayısı ile mesleğe saygınlık kazandıran esasında bireyin kendisidir. Bu nedenle mesleğin gerektirdiği saygınlığın korunabilmesi için kişinin azami dikkati ve özeni göstermesi gerekir. Bunun haricinde yine mesleğin sağladığı hukuki birtakım ayrıcalıklar, kurumların mevzuatlarına hâkimiyet, sorunları çözebilme yetisi kazanma, hukukun gelişmesine katkıda bulunabilme, maddi ve manevi tatminin üst düzeyde sağlanabilmesi önemli ayrıcalıklardır. Mesleğin bir dezavantajı bence bulunmamaktadır. Belki geçmişten kalma bazı ön yargılar dezavantaj olarak söylenebilir.

Avukat Sinan Demirkol: Bir insanın hakkını savunmak, onun hayatına belki de yön vermek gerçekten insanoğlunun duyabileceği en büyük onurdur. İlk zamanlarda çoğu başarılı insan bu onuru elde etmek için birçok insana yardım etmişlerdir. Bu duygu mesleğin en iyi yanı. Fakat günümüzde para karşılığından avukatlık yapıldığından ve bizden önceki avukatlar maalesef ki toplumda " avukatlar yalancı, paragöz ve belki de sahtekâr"  izlenimi yarattığından bu onuru duyamadığımızı belirtmek isterim. Bu onuru tekrardan kazanmak için çabalayacağız yahut çoğu insan gibi avukatlığın iyi yanını güzel para kazanmak olarak belirteceğiz. Avukatlığın dezavantajı olduğunu düşünmüyorum.  Mesleği ifa ederken karşılaşılabilen zorluklar olabilir lakin bunlar avukatlıktan değil, insanlardan kaynaklanan sorunlardır.

Avukat Sabahattin Kerem Minarlı: Avukatlık mesleğini bekleyen dezavantajlardan aslında cevaplarımda sıkça bahsettim. Hukuk eğitimin yetersizliği, avukat sayısındaki önlenemeyen artış, meslekte taşeronlaşmaya doğru kayış, toplumun avukatlara ve avukatlığa bakışı ve daha niceleri... Ancak her şeye rağmen avukatlık, yargı mekanizmasının olmazsa olmaz bir unsuru ve bu nedenle dik duran /durması gereken bir meslek türü. Sadece ekonomik beklentilerle avukatlık yapmak bu mesleğin ruhu ve itibarıyla bağdaşmayacaktır. Avukatlar daha önce hep olduğu gibi duruşuyla, kişiliğiyle de örnek birer insan olmalıdırlar. Bu doğrultuda Avukatlık mesleğinin taşıdığı önem ve bulunduğu konum hala ve hep, avukatlık mesleğinin avantajları olarak kalacaktır. Bu etkili ve çözüm odaklı çalışma için teşekkür ederim

Avukat Zakir Set: Bir çok meslek dalında işsizlik var ama Avukat bir çok alanda iş yapar ve geçimini sağlayabilir. Toplumda ve devlet kurumlarında ayrı bir itibarı vardır. Görevlerini yaparken Avukata karşı işlenen suçlar, Hakim ve Savcılara karşı işlenen suçlar kapsamındadır. Ayrıca Avukat kimlikleri resmi hüviyet hükmündedir.

Stajyer Avukat Melike Cantürk: Avukatlık mesleği maddi olarak ve statü olarak avantajlara sahiptir. Bireysel olarak zorlu bir eğitimden geçildiği için bir hukuk fakültesi mezunu en azından okulda öğrendiği ile donanımlıdır. Bu mesleğin muhatabının uyuşmazlık içinde olan insanlar olması ise avukatlığın dezavantajıdır. Tabi ki en büyük dezavantaj ise bu mesleğin Türkiye'de yapılmasıdır
. 
Stajyer Avukat Selin Hayırlıgil: Avukatlığın avantajları bence objektif düşünme kabiliyeti, çalışma disiplini, zorluklarla mücadele gücü ve bağımsız çalışabilme imkânını sağlamasıdır. Avukatlığın dezavantajları ise bence yorucu olması ve toplum tarafından düşünülen olumsuz nitelendirmelerdir. Kurnazlık, dolandırıcılık ve sert tavırlı insan profili gibi.

Stajyer Avukat Gülen Bayrak: Daha henüz yolun başındayken mesleğin dezavantajlarından bahsetmek daha doğrusu gördüğüm olumsuz şeyleri söylemek yanlış olur kanısındayım. Ama her meslek gibi bu mesleğin de sevilerek yapılması halinde var olan olumsuzluklar görünmez hale gelebilir. 
 

 HAZIRLAYAN: AV. SİNEM SAÇKAN

13 Ocak 2015 Salı

YAKINDA SİTEMİZDE! ÖZEL RÖPORTAJ: AVUKATLIK MESLEĞİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Kısa bir süre içerisinde sitemizde "Avukatlık Mesleğinin Geleceği Üzerine Düşünceler" başlıklı özel röportajımız yayında olacaktır...

Av.Sinem SAÇKAN

3 Ocak 2015 Cumartesi

EDİTÖR'ÜN TAVSİYESİ: "BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ"

_DSC0054.JPG görüntüleniyor

Yazarı Victor Hugo olan "Bir İdam Mahkumunun Son Günü" isimli eser,
-14 Ocak'ta Kumbaracı 50'de saat 20.30'da ,
- 6 Şubatta Ortaköy Afife Jale Sahnesinde saat 20.30'da tiyatro severlerle bir araya geliyor. Kaçırmamanızı öneririz.

Yazan: Victor HUGO

Çeviren:Volkan YALÇINTOKLU

Oyunlaştıran:Gizem YERLİKAYA

Yönetmen: Batuhan PAMUKÇU

Yönetmen Yardımcısı: Cemre Buğra Ün

Oynayan: Batuhan PAMUKÇU

Dekor Tasarım:Onur ÖZCAN

Danışman:Rusudan SAVANELİ


31 Aralık 2014 Çarşamba

MUTLU YILLAR!




2014 yılını geride bırakmamıza saatler kaldı...Geçen bu bir yılın ardından neleri geride bıraktık?Siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik anlamda birçok gelişmeler yaşadık. Özellikle hukuki ve siyasi alanda... Kısaca bir hafızamızı tazeleyelim.

Hafızamıza kazınanlar arasında "gezi parkı" olayları ilk sırada yer alır. "Çapulcu" kelimesinin vücut bulduğu gezi parkı olaylarında tek bir amaç hedefleniyordu :" Yeşili sev, doğayı koru!" Ne acıdır ki bu uğurda can verenlerin sayısı oldukça fazla...Evine ekmek almaya giderken yaralanan ve tam 269 gündür yoğun bakımda kalan Berkin Elvan hayatını kaybetti ve cenazesine on binlerce kişi katıldı.

Sosyal medya sitelerinden "twitter" kapatıldı ve sonra tekrar erişilebilir hale geldi. İfade özgürlüğü ve basın hürriyeti konuları gündemden hiç düşmedi.Hep tartışıldı ama sonuç değişmedi.

Kamuoyunda çok tartışılan ve tepki çeken "Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" onaylandı.

13 Mayısta Soma'da maden ocağında çıkan yangında 301 madenci hayatını kaybetti. Olayda ihmal olduğu araştırma komisyonu raporunda ortaya çıktı.İş güvenliği ve maden sektörüne ilişkin konular gündemde uzunca bir süre tartışıldı.

Danıştay'ın 146. kuruluş yıl dönümü töreninde Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun konuşmasına sinirlenen başbakan toplantıyı terk etti.

Anayasa Mahkemesi, Dink ailesinin, Hrant Dink cinayeti ile ilgili yapmış olduğu başvuruda, "Etkili bir soruşturma yapılmadığı" gerekçesi ile "ihlal" kararı verdi.

10 Ağustosta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Başbakan Erdoğan ilk turda 12. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu ise Başbakan oldu.

HSYK seçimleri sonucu hükümet kurulda hem 15 olan toplantı yeter sayısına , hem de 12 olan karar yeter sayısına ulaştı.

Atatürk Orman Çiftliği'ne inşa edilen "AKSARAY" maliyeti ve imar izni olmadığı gerekçesi ile "kaçak" olduğu iddiası ile eleştirilere hedef oldu.

Rüşvet ve yolsuzuluk iddiaları çerçevesinde 10'dan fazla olaya yayın yasağı getirildi.

14 Aralıkta düzenlenen bir operasyonla Samanyolu Yayın grubu genel müdürü Hidayet Karaca ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı'nın da aralarında bulunduğu 27 kişi gözaltına alındı.

Görüldüğü gibi 2014 yılı oldukça hareketli, dinamik ,siyasi ve hukuki alanlarda çalkantılarla geçmiş.

Hukuki yorum sitesi olarak, daha adaletli bir geleceğin başlangıcı olması temennisi ile hepinize sağlık, mutluluk, başarı, huzur ve aydınlık dolu, adalet dolu nice yıllar dileriz.

Saygı ve sevgi ile,

Hukuki Yorum ekibi.


21 Aralık 2014 Pazar

PINAR SELEK DÖRDÜNCÜ KEZ BERAAT ETTİ




İstanbul 15’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Fransa’da bulunan Pınar Selek ile Abdülmecit Öztürk katılmadı. Selek’i duruşmada babası Alp Selek ile kız kardeşi Seyda Selek’in de arasında bulunduğu 50’ye yakın avukat temsil etti.
Karar mahkemede alkışlarla karşılanırken bazı izleyicilerin gözyaşlarını tutamadığı görüldü. Salonda bulunanlar, Selek’in aynı zamanda avukatlığını yapan babası Alp Selek ile kız kardeşi Seyda Selek’i de sarılarak tebrik ettiler. Kararı sevinçle karşılayan Alp Selek, “Dosyayı inceleyen mahkeme komplo olduğunu tespit etti” dedi.  Kız kardeşi Seyda Selek de “ 16 yıl boyunca haksız, adaletsiz bir süreç yaşandı. En azından 16 yıl sonra adalet değil ama mağduriyetin bitmesi sevindirici” diye konuştu. 
PINAR SELEK KARAR HAKKINDA KONUŞTU
Mısır Çarşısı davasında yerel mahkemenin beraat kararını değerlendiren Pınar Selek, "Bu karar, Türkiye'de hukuk devleti olduğunu göstermiyor" dedi.
"UMARIM SÜREÇ DEVAM ETMEZ"
Pınar Selek, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada, "Bu, Türkiye'de hukuk devleti olduğunu göstermiyor tabii. Şu anda gazeteciler ve birçok insan yargılanıyor" dedi. 16 yıllık yargılama sürecinde, hakkındaki beraat kararı üç kez bozulan Selek, "Umarım savcı itiraz etmez ve 16 yıllık (süreç) tekrar devam etmez." şeklinde konuştu.
"NASIL ÇIĞLIK ATTIĞIMI GÖRDÜNÜZ"
Kararın detayları tam olarak belli olunca konuyla ilgili basın toplantısı düzenleyeceğini ifade eden Selek, yaşadığı sevinci ise "Nasıl çığlık attığımı gördünüz" ifadeleriyle anlattı.  / CİHAN
İLK YARGILAMADA CEZA ALMADI ANCAK HÜKÜM DE KURULMADI
Mısır Çarşısı'nda 1998'de meydana gelen 7 kişinin ölümü 127 kişinin de yaralanması ile sonuçlanan patlamaya ilişkin yapılan ve 8 yıl süren ilk yargılamada mahkeme patlamanın bombadan mı yoksa LPG'den mi kaynaklandığının tam olarak tespit edilemediği gerekçesiyle Pınar Selek hakkında ceza verilmemesine karar vermiş ancak beraat ettiği yönündü hüküm kurmadı. Yargıtay 9'uncu Dairesi, hüküm kurulması gerektiğini belirterek yerel mahkemenin kararını bozdu.
İKİNCİ KEZ YAPILAN YARGILAMADA BERAAT ETTİ
Yargıtay'ın bozma kararın ardından ikinci kez yapılan yargılamada kararını açıklayan mahkeme heyeti, Mısır Çarşı'ndaki patlamanın neden kaynakladığını tespitinin mümkün olmadığını ifade ederek patlamayı gerçekleştirdikleri iddia edilen Pınar Selek ile Abdülmecit Öztürk'ün delil yetersizliğinden beraatlerine karar verdi.
AİHM’E BAŞVURDU
Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi yerel mahkemenin beraat kararını bu kez “ceza verilmesi” yönünde bozdu. Kararın bozulması üzerine Selek’in avukatları Mayıs 2010’da “Adil yargılama yapılmadığı”, “İşkenceye maruz kaldırğı”, “Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi ihlal edildiği” gerekçesi ile AİHM’sine başvurdu. Olumsuz karar çıkması durumunda yeniden yargılanma hakkı da isteyen Selek, manevi tazminat talebinde de bulundu. Selek’inbaşvurusunu kabul eden AİHM’si gelişmelerin de bildirilmesini istedi.
MAHKEME ÜÇÜNCÜ YARGILAMADA BERAAT KARARINDA DİRENDİ
Yargıtay'ın ikinci kez verdiği bozma kararının ardından üçüncü kez yapılan yargılamada mahkeme heyeti oy birliği ile Sosyolog Pınar Selek ile Abdülmecit Öztürk hakkında verdiği beraat kararında direndi.
DİRENME KARARINDAN VAZGEÇTİ
 22 Kasım 2012'de görülen duruşmada ise mahkeme heyeti ani bir kararla Selek ve Öztürk yönünden verdiği beraat kararında direnmekten usule aykırı olduğu gerekçesi ile vazgeçti. Mahkeme heyeti, Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi'nin Selek'in ağırlaştırılmış müebbet hapsine karar verilmesi istemiyle verdiği bozma kararına uyulmasına karar verdi.
BERAAT KARARINA DİRENEN HEYETİN İKİ ÜYESİ YOK
9 Şubat 2011’de Selek ve Öztürk hakkında verilen beraat kararına direnme kararının altında İstanbul 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu üye hakimler Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan’ın imzası vardı.
14 YIL SONRA AĞIRLAŞATIRILMIŞ MÜEBBET
Mahkeme Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu’nun heyete başkanlık yaptığı duruşmadaSelek oy çokluğu ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Daha önce deSelek’in beraati yönünde görüş bildiren mahkeme başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu ise yine beraat etmesi yönünde oy kullandı.
Davanın görüldüğü İstanbul 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi, 407 sayfalık gerekçeli kararında Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamanın gaz birikimi sonucu değil, bir bombanın patlaması sonucu olduğunu belirtti. Kararda, “Bir olayda bombaya ait parçaların bulunmaması olayın bomba olamayacağı anlamına gelmeyeceği gibi bunun neden kaynaklanmış olduğuna dair tespitler yukarıda yapılmıştır. Ayrıca bu olayda belli bir patlama çukurunun olmamasının nedeni patlayıcı maddenin zemin üzerinde zemine temas ederek patlamadığından, yerden belli bir yükseklikte dondurma makinesinin üzerinde patlamasından kaynaklanmaktadır” denildi.
SAVCI YİNE AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET İSTEDİ
Yargıtay 9’uncu Ceza dairesi davayı usul yönünden 3’üncü kez bozdu. Bozmanın ardından 4’üncü kez başlayan yargılamada mahkeme Selek hakkındaki yakalama kararını kaldırdı. Davaya ilişkin görüşünü açıklayan duruşma savcısı Yılmaz Kıstı sosyolog Pınar Selek ile Abdülmecit Öztürk’ün devletin birliğini, ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasını istedi.

Kaynakhttp://www.hurriyet.com.tr/gundem/27807515.asp
Pınar Selek Hakkında Detaylı Bilgi İçin Bknz: http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C4%B1nar_Selek

6 Aralık 2014 Cumartesi

TÜRK BORÇLAR HUKUKUNDA SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME*


Av.Sinem SAÇKAN

Türk Borçlar Kanununa göre borcun doğumunun üç kaynağı bulunur. Bunlar sözleşmeden doğan borç ilişkileri, haksız fiillerden doğan borç ilişkileri ve sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileridir. Bu yazıda sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri incelenecektir.

Sebepsiz Zenginleşme Kavramı: Sebepsiz zenginleşme haklı bir sebep olmaksızın bir kimsenin malvarlığının bir başkasının malvarlığı aleyhine çoğalması anlamını taşır.[1] Ejder Yılmaz’a göre sebepsiz zenginleşme: “bir kimsenin, haklı bir neden olmaksızın diğer bir kimse zararına kazanımda    (haksız iktisapta) bulunması[2] “anlamını taşır.
Kemal Oğuzman’a göre, sebepsiz zenginleşme yerine haksız iktisap teriminin kullanılması, sebepsiz zenginleşme kavramının haksız fiil kavramı şeklinde algılanmasına yol açabileceğinden ötürü isabetli değildir[3]. Haksız fiil, hukuka aykırılık unsurunu taşır. Oysa ki TBK m.77-82 hükümlerinde düzenlenen borçların doğumu bu şarta tabi değildir. Bu nedenle Kemal Oğuzman’nın yukarıda ki görüşüne katılmaktayız.
Türk hukukunda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin düzenlenmiş olmasının amacı, hukuki işlemlerden doğan borçların ve haksız fiil hükümlerinin yetersiz kaldığı durumlarda fazladan ödeme yapmış olan kişinin mağduriyetinin giderilmesini sağlamaktır. Böyle bir hukuki durum pek çok olayda karşımıza çıkabilmektedir. Yanlışlıkla başkasının tarlasını eken çiftçi, kendisine tamir için bırakılmamış bir arabayı tamir eden usta, sebepsiz olarak bir başkasının borcunu ödeyen kişi[4] öncelikle özel hüküm mahiyetindeki TBK. m. 526 vd. düzenlenen “( Gerçek) vekaletsiz iş görme” hükümlerine şartların gerçekleşmesi suretiyle başvurulabilecek; yapılan giderlerin karşılanmaması durumunda ise sebepsiz zenginleşme hükümlerine başvurulabilecektir.
Sebepsiz zenginleşme kurumun denkleştirici adaleti gerçekleştirmek, iadeyi sağlamak, tamamlamak ve düzeltmek gibi işlevleri de bulunmaktadır.

Sebepsiz Zenginleşmenin Koşulları: Sebepsiz zenginleşmenin tanımı dikkate alınırsa, sebepsiz zenginleşmenin unsurlarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:
-          Zenginleşme,
-          Geçerli bir nedenin bulunmaması,
-          Fakirleşme,
-          Nedensellik bağı.
TBK m.77’ye göre “Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda olur.”
Nedensiz zenginleşmede davacının geri alma hakkının, buna karşın davalının geri verme borcunun doğması, bunların mal varlıklarının birbirinin zararına ve yararına olmak üzere karşılıklı yoksullaşma ve zenginleşmelerine bağlıdır ve bunun doğal sonucu olarak da, bu geri alma hak ve borcunun doğum anı, nedensiz yoksulaşma ve zenginleşme olgularının gerçekleştikleri andır.[5]
Örneğin, bir sözleşmeye dayalı olarak bir miktar para ödenmiş veya bir şey verilmişse, sözleşmenin geçersiz kılınması durumunda haksız bir kazanç doğacağından geri verilmesi gerekir. Başka bir misalde, bir kimse bonoda yazılı borcunu alacaklıya vadesinden önce ödemiş olabilir. Buna rağmen banka kendisine ihtarname göndermiş olabilir. Borçlu protesto edilmekten kaçınmak için bankaya borcunu ikinci kez ödemiş ise, fazladan ödenmiş olan bu parayı sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı olarak alacaklıdan geri isteyebilir.[6]

İcra dosyasına yapılan ödeme sonucu borçludan fazla tahsil edilen alacağın iadesi bakımından sebepsiz zenginleşme davası açılabilir. Yargıtay 3.Hukuk Dairesi’nin 2006/1964E, 2006/3957K, 10.04.2006 tarihli kararında, icra dosyasında fazladan tahsilat edilen miktarın iadesine, sebepsiz zenginleşme davasından önce İİK. m.361’de ele alınan ve icra dairesine başvurmak suretiyle iadenin sağlanabileceğini düzenleyen prosedürün izlenilmesinin zorunlu olmadığını belirtmektedir. Doğrudan sebepsiz zenginleşme davasının açılabileceğinin de mümkün olduğu vurgulanmaktadır.[7]
Belirtilmelidir ki, sebepsiz zenginleşmeden bir borç doğması için ne fakirleşenin ne de zenginleşenin fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın zenginleşme şartlarının gerçekleşmesi yeterlidir.
Sebepsiz zenginleşmenin şartlarının gerçekleşmesi üzerine zenginleşen ile fakirleşen arasında kanun gereği bir borç ilişkisi doğar. Bu borcun konusu malvarlığında oluşan fazlalığı iade etmektir. İade talebi söz konusu borç ilişkisinden doğan nispi bir hakka, bir alacak hakkına dayandığı için ayni hak sahibinin istihkak iddiasından farklı olarak, sadece zenginleşene ve onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilir.[8]
Misal olarak, A’ya ait bir menkul malı sebepsiz olarak iktisap eden B, sonradan bu menkul malı C’ye devrederse C kötüniyetli olsa dahi A bu misalde menkul malın iadesini C’den talep edemez. Zira bu hak nispi bir hak olduğundan üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Ancak bahsi geçen olayda A, haksız fiil hükümlerine dayanarak C’den tazminat talebinde bulunabilir.
Sebepsiz zenginleşmeye konu teşkil edebilecek olan değerleri geniş anlamda düşünmek gerekir. Genel bir ifade ile edim teşkil edebilecek her şey sebepsiz zenginleşmenin konusunu oluşturabilir. Manevi değer ifade eden bazı şeyler eğer maddi bir nesneye bağlı değilse sebepsiz zenginleşmenin konusuna girmez. Ayni hakların sebepsiz iktisabı, alacak hakları, bir şeyden istifade etmek suretiyle zenginleşme, ekonomik değer ifade eden bir hizmetten yararlanma, fikri haklardan yararlanma sureti ile de sebepsiz zenginleşme gerçekleşmiş olabilir.
Bu zenginleşmede, iktisap edilen şeylerin yanı sıra, bunun sağladığı yararlar, semereler, iktisapla illiyet bağı içindeki her türlü kazançlar iadeye konu olabilecektir.
Sebepsiz zenginleşmenin geçerli olabilmesi için, geçerli bir sebebin bulunmaması gerektiğinden bahsetmiştik. İfa sonucu zenginleşmelerde kazandırmanın sebepsiz sayılabilmesi için “geçersiz” veya “gerçekleşmemiş” ya da “sonradan ortadan kalkan” sebebe dayanan iktisaplar olması gerekir. İfa dışı sebepsiz zenginleşmeler ise, karşı tarafa kazandırmada bulunulduğu bilinerek ve özel bir amaç izlenerek yapılan bir kazandırma söz konusu olmadan başkası aleyhine vuku bulan zenginleşmelerdir. Birinin kendi malı sanarak başkasının malını onarması bu duruma örnektir[9].
Sebepsiz zenginleşmenin şartlarından birisi de fakirleşmedir. Fakirleşme miktarı, sebepsiz zenginleşmede iadeye konu olacaktır. Örneğin A’nın beş bin Türk lirasını sebepsiz iktisap eden B, bu miktarda zenginleşirken, A aynı miktarda fakirleşir. Bu durumda A, beş bin Türk lirasını sebepsiz olarak iktisap eden B’den beş bin Türk lirasının iadesini talep edebilecektir.
Sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir alacak hakkının doğması için, malvarlığı azalan tarafın fakirleşmesi ile diğer tarafın zenginleşmesi arasında bir nedensellik bağının mevcut olması gerekmektedir. Örneğin, A’nın bahçesindeki tahılların rüzgâr çıkması sonucu B’nin bahçesine saçılması sonucunda oluşan zenginlikte bir nedensellik bağı söz konusudur.

Sebepsiz Zenginleşmede İade: TBK. m.79’a göre: “Sebepsiz zenginleşen, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. Zenginleşen, zenginleşmeyi iyiniyetli olmaksızın elden çıkarmışsa veya elden çıkarırken ileride geri vermek zorunda kalabileceğini hesaba katması gerekiyorsa, zenginleşmenin tamamını geri vermekle yükümlüdür.”
Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 2006/6649E, 2006/6836K, 01.6.2006 tarihli kararında; nedensiz zenginleşme iddiasının yemin dahil her türlü delil ile ispat edilebileceği belirtilmiştir.[10]
TBK.m. 81’e göre: “Hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen şey geri istenemez. Ancak, açılan davada hâkim, bu şeyin Devlete mal edilmesine karar verebilir.” Örnek olarak, para veya bir başka menfaat karşılığı suç işlemeye, kişilik haklarına tecavüz etmeye, cinsel ilişki kurmaya, üçüncü kişiye hukuka veya ahlaka aykırı bir yolla zarar vermeye yönelik sözleşmeler böyledir.
TBK m.82’e göre sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı zamanaşımı süresine tabidir. Bu süre hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten itibaren başlayarak iki yılın ve herhalde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zaman aşımına uğrar.
Zenginleşme, zenginleşenin bir alacak hakkı kazanması suretiyle gerçekleşmişse diğer taraf, istem hakkı zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir.
Zorunlu masraflar, şeyin varlığını ve değerini korumak için yapılması gerekli olan harcamalardır.[11]
Faydalı masraflar, şeyin değerini ve verimini arttırmak için yapılan harcamalardır.[12]
Zenginleşen iyiniyetli ise, yaptığı zorunlu ve yararlı giderleri, geri verme isteminde bulunandan isteyebilir. Zenginleşen iyiniyetli değilse, zorunlu giderlerinin ve yararlı giderlerinden sadece geri verme zamanında mevcut olan değer artışının ödenmesini isteyebilir.
Örnek olarak; İyiniyetli B, sebepsiz iktisap ettiği A’ya ait bir ton buğdayın fırında telef olması veya Ü tarafından yakılması üzerine, iade borcundan kurtulacaktır. Ancak, kendisinden beklenebilecek önlemleri alsaydı bu zararın ortaya çıkmayacağı söylenebiliyorsa, B bu iadeyi kusuru ile imkansızlaştırdığı için bu yüzden doğan zararı tazminle sorumlu olmaya devam eder. İade borcunun kapsamını bu tazminat oluşturur.[13]
Zenginleşen, iyiniyetli olup olmadığına bakılmaksızın, diğer giderlerinin ödenmesini isteyemez. Ancak, kendisine karşılık önerilmezse, o şey ile birleştirdiği ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri m.80’e göre geri vermeden önce ayırıp alabilir.
Zorunlu ve faydalı masraf kapsamının dışında kalan ve zenginleşenin kendi zevkine göre şeyin güzelleşmesi için bazı eklemelerde bulunmak üzere yapmış olduğu harcamalara da lüks masraflar denir[14].
Lüks ( Fuzuli ) masrafları ise gerek iyi niyetli gerekse kötü niyetli iade borçlusu iade alacaklısından isteyemez. Zira lüks masraflar, hiçbir gereği yokken sadece kişisel zevkler için yapılan masrafları kapsar.
Borçlanmadığı edimi kendi isteğiyle yerine getiren kimse, bunu ancak, kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat ederse geri isteyebilir.














*Güncel Hukuk Dergisi, Aralık, 2014


[1] Anayurt, Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 2.Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2001, s.102.
[2] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.594.
[3] Oğuzman, Kemal, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 8.Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2010, s. 718.
[4] Örnekler için bknz: Oğuzman, Kemal, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 8.Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2010, s. 719.
[5] Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 2006/6649E, 2006/6836K, 01.6.2006 tarihli kararı.
[6] S.REİSOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Beta Yay. İstanbul, 1993, s.207, dn.8; Ö.ANAYURT, s.111.
[8] Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.723.
[9] Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.732.
[10] Bknz: http://www.ictihatlar.net/sebepsiz-zenginlesme.html, erişim tarihi: 09.08.2014.
[11] Akıntürk, Turgut, Borçlar Hukuku, 17. Baskı, Beta Basım, İstanbul, 2011, s.109.
[12] Akıntürk, Turgut, a.g.e., s.109.
[13] Örnek için bknz: Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.787.
[14] Akıntürk, Turgut, a.g.e., s.109.