güncel hukuk dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel hukuk dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2014 Cumartesi

TÜRK BORÇLAR HUKUKUNDA SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME*


Av.Sinem SAÇKAN

Türk Borçlar Kanununa göre borcun doğumunun üç kaynağı bulunur. Bunlar sözleşmeden doğan borç ilişkileri, haksız fiillerden doğan borç ilişkileri ve sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileridir. Bu yazıda sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri incelenecektir.

Sebepsiz Zenginleşme Kavramı: Sebepsiz zenginleşme haklı bir sebep olmaksızın bir kimsenin malvarlığının bir başkasının malvarlığı aleyhine çoğalması anlamını taşır.[1] Ejder Yılmaz’a göre sebepsiz zenginleşme: “bir kimsenin, haklı bir neden olmaksızın diğer bir kimse zararına kazanımda    (haksız iktisapta) bulunması[2] “anlamını taşır.
Kemal Oğuzman’a göre, sebepsiz zenginleşme yerine haksız iktisap teriminin kullanılması, sebepsiz zenginleşme kavramının haksız fiil kavramı şeklinde algılanmasına yol açabileceğinden ötürü isabetli değildir[3]. Haksız fiil, hukuka aykırılık unsurunu taşır. Oysa ki TBK m.77-82 hükümlerinde düzenlenen borçların doğumu bu şarta tabi değildir. Bu nedenle Kemal Oğuzman’nın yukarıda ki görüşüne katılmaktayız.
Türk hukukunda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin düzenlenmiş olmasının amacı, hukuki işlemlerden doğan borçların ve haksız fiil hükümlerinin yetersiz kaldığı durumlarda fazladan ödeme yapmış olan kişinin mağduriyetinin giderilmesini sağlamaktır. Böyle bir hukuki durum pek çok olayda karşımıza çıkabilmektedir. Yanlışlıkla başkasının tarlasını eken çiftçi, kendisine tamir için bırakılmamış bir arabayı tamir eden usta, sebepsiz olarak bir başkasının borcunu ödeyen kişi[4] öncelikle özel hüküm mahiyetindeki TBK. m. 526 vd. düzenlenen “( Gerçek) vekaletsiz iş görme” hükümlerine şartların gerçekleşmesi suretiyle başvurulabilecek; yapılan giderlerin karşılanmaması durumunda ise sebepsiz zenginleşme hükümlerine başvurulabilecektir.
Sebepsiz zenginleşme kurumun denkleştirici adaleti gerçekleştirmek, iadeyi sağlamak, tamamlamak ve düzeltmek gibi işlevleri de bulunmaktadır.

Sebepsiz Zenginleşmenin Koşulları: Sebepsiz zenginleşmenin tanımı dikkate alınırsa, sebepsiz zenginleşmenin unsurlarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:
-          Zenginleşme,
-          Geçerli bir nedenin bulunmaması,
-          Fakirleşme,
-          Nedensellik bağı.
TBK m.77’ye göre “Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda olur.”
Nedensiz zenginleşmede davacının geri alma hakkının, buna karşın davalının geri verme borcunun doğması, bunların mal varlıklarının birbirinin zararına ve yararına olmak üzere karşılıklı yoksullaşma ve zenginleşmelerine bağlıdır ve bunun doğal sonucu olarak da, bu geri alma hak ve borcunun doğum anı, nedensiz yoksulaşma ve zenginleşme olgularının gerçekleştikleri andır.[5]
Örneğin, bir sözleşmeye dayalı olarak bir miktar para ödenmiş veya bir şey verilmişse, sözleşmenin geçersiz kılınması durumunda haksız bir kazanç doğacağından geri verilmesi gerekir. Başka bir misalde, bir kimse bonoda yazılı borcunu alacaklıya vadesinden önce ödemiş olabilir. Buna rağmen banka kendisine ihtarname göndermiş olabilir. Borçlu protesto edilmekten kaçınmak için bankaya borcunu ikinci kez ödemiş ise, fazladan ödenmiş olan bu parayı sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı olarak alacaklıdan geri isteyebilir.[6]

İcra dosyasına yapılan ödeme sonucu borçludan fazla tahsil edilen alacağın iadesi bakımından sebepsiz zenginleşme davası açılabilir. Yargıtay 3.Hukuk Dairesi’nin 2006/1964E, 2006/3957K, 10.04.2006 tarihli kararında, icra dosyasında fazladan tahsilat edilen miktarın iadesine, sebepsiz zenginleşme davasından önce İİK. m.361’de ele alınan ve icra dairesine başvurmak suretiyle iadenin sağlanabileceğini düzenleyen prosedürün izlenilmesinin zorunlu olmadığını belirtmektedir. Doğrudan sebepsiz zenginleşme davasının açılabileceğinin de mümkün olduğu vurgulanmaktadır.[7]
Belirtilmelidir ki, sebepsiz zenginleşmeden bir borç doğması için ne fakirleşenin ne de zenginleşenin fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın zenginleşme şartlarının gerçekleşmesi yeterlidir.
Sebepsiz zenginleşmenin şartlarının gerçekleşmesi üzerine zenginleşen ile fakirleşen arasında kanun gereği bir borç ilişkisi doğar. Bu borcun konusu malvarlığında oluşan fazlalığı iade etmektir. İade talebi söz konusu borç ilişkisinden doğan nispi bir hakka, bir alacak hakkına dayandığı için ayni hak sahibinin istihkak iddiasından farklı olarak, sadece zenginleşene ve onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilir.[8]
Misal olarak, A’ya ait bir menkul malı sebepsiz olarak iktisap eden B, sonradan bu menkul malı C’ye devrederse C kötüniyetli olsa dahi A bu misalde menkul malın iadesini C’den talep edemez. Zira bu hak nispi bir hak olduğundan üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Ancak bahsi geçen olayda A, haksız fiil hükümlerine dayanarak C’den tazminat talebinde bulunabilir.
Sebepsiz zenginleşmeye konu teşkil edebilecek olan değerleri geniş anlamda düşünmek gerekir. Genel bir ifade ile edim teşkil edebilecek her şey sebepsiz zenginleşmenin konusunu oluşturabilir. Manevi değer ifade eden bazı şeyler eğer maddi bir nesneye bağlı değilse sebepsiz zenginleşmenin konusuna girmez. Ayni hakların sebepsiz iktisabı, alacak hakları, bir şeyden istifade etmek suretiyle zenginleşme, ekonomik değer ifade eden bir hizmetten yararlanma, fikri haklardan yararlanma sureti ile de sebepsiz zenginleşme gerçekleşmiş olabilir.
Bu zenginleşmede, iktisap edilen şeylerin yanı sıra, bunun sağladığı yararlar, semereler, iktisapla illiyet bağı içindeki her türlü kazançlar iadeye konu olabilecektir.
Sebepsiz zenginleşmenin geçerli olabilmesi için, geçerli bir sebebin bulunmaması gerektiğinden bahsetmiştik. İfa sonucu zenginleşmelerde kazandırmanın sebepsiz sayılabilmesi için “geçersiz” veya “gerçekleşmemiş” ya da “sonradan ortadan kalkan” sebebe dayanan iktisaplar olması gerekir. İfa dışı sebepsiz zenginleşmeler ise, karşı tarafa kazandırmada bulunulduğu bilinerek ve özel bir amaç izlenerek yapılan bir kazandırma söz konusu olmadan başkası aleyhine vuku bulan zenginleşmelerdir. Birinin kendi malı sanarak başkasının malını onarması bu duruma örnektir[9].
Sebepsiz zenginleşmenin şartlarından birisi de fakirleşmedir. Fakirleşme miktarı, sebepsiz zenginleşmede iadeye konu olacaktır. Örneğin A’nın beş bin Türk lirasını sebepsiz iktisap eden B, bu miktarda zenginleşirken, A aynı miktarda fakirleşir. Bu durumda A, beş bin Türk lirasını sebepsiz olarak iktisap eden B’den beş bin Türk lirasının iadesini talep edebilecektir.
Sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir alacak hakkının doğması için, malvarlığı azalan tarafın fakirleşmesi ile diğer tarafın zenginleşmesi arasında bir nedensellik bağının mevcut olması gerekmektedir. Örneğin, A’nın bahçesindeki tahılların rüzgâr çıkması sonucu B’nin bahçesine saçılması sonucunda oluşan zenginlikte bir nedensellik bağı söz konusudur.

Sebepsiz Zenginleşmede İade: TBK. m.79’a göre: “Sebepsiz zenginleşen, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. Zenginleşen, zenginleşmeyi iyiniyetli olmaksızın elden çıkarmışsa veya elden çıkarırken ileride geri vermek zorunda kalabileceğini hesaba katması gerekiyorsa, zenginleşmenin tamamını geri vermekle yükümlüdür.”
Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 2006/6649E, 2006/6836K, 01.6.2006 tarihli kararında; nedensiz zenginleşme iddiasının yemin dahil her türlü delil ile ispat edilebileceği belirtilmiştir.[10]
TBK.m. 81’e göre: “Hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen şey geri istenemez. Ancak, açılan davada hâkim, bu şeyin Devlete mal edilmesine karar verebilir.” Örnek olarak, para veya bir başka menfaat karşılığı suç işlemeye, kişilik haklarına tecavüz etmeye, cinsel ilişki kurmaya, üçüncü kişiye hukuka veya ahlaka aykırı bir yolla zarar vermeye yönelik sözleşmeler böyledir.
TBK m.82’e göre sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı zamanaşımı süresine tabidir. Bu süre hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten itibaren başlayarak iki yılın ve herhalde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zaman aşımına uğrar.
Zenginleşme, zenginleşenin bir alacak hakkı kazanması suretiyle gerçekleşmişse diğer taraf, istem hakkı zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir.
Zorunlu masraflar, şeyin varlığını ve değerini korumak için yapılması gerekli olan harcamalardır.[11]
Faydalı masraflar, şeyin değerini ve verimini arttırmak için yapılan harcamalardır.[12]
Zenginleşen iyiniyetli ise, yaptığı zorunlu ve yararlı giderleri, geri verme isteminde bulunandan isteyebilir. Zenginleşen iyiniyetli değilse, zorunlu giderlerinin ve yararlı giderlerinden sadece geri verme zamanında mevcut olan değer artışının ödenmesini isteyebilir.
Örnek olarak; İyiniyetli B, sebepsiz iktisap ettiği A’ya ait bir ton buğdayın fırında telef olması veya Ü tarafından yakılması üzerine, iade borcundan kurtulacaktır. Ancak, kendisinden beklenebilecek önlemleri alsaydı bu zararın ortaya çıkmayacağı söylenebiliyorsa, B bu iadeyi kusuru ile imkansızlaştırdığı için bu yüzden doğan zararı tazminle sorumlu olmaya devam eder. İade borcunun kapsamını bu tazminat oluşturur.[13]
Zenginleşen, iyiniyetli olup olmadığına bakılmaksızın, diğer giderlerinin ödenmesini isteyemez. Ancak, kendisine karşılık önerilmezse, o şey ile birleştirdiği ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri m.80’e göre geri vermeden önce ayırıp alabilir.
Zorunlu ve faydalı masraf kapsamının dışında kalan ve zenginleşenin kendi zevkine göre şeyin güzelleşmesi için bazı eklemelerde bulunmak üzere yapmış olduğu harcamalara da lüks masraflar denir[14].
Lüks ( Fuzuli ) masrafları ise gerek iyi niyetli gerekse kötü niyetli iade borçlusu iade alacaklısından isteyemez. Zira lüks masraflar, hiçbir gereği yokken sadece kişisel zevkler için yapılan masrafları kapsar.
Borçlanmadığı edimi kendi isteğiyle yerine getiren kimse, bunu ancak, kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat ederse geri isteyebilir.














*Güncel Hukuk Dergisi, Aralık, 2014


[1] Anayurt, Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 2.Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2001, s.102.
[2] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.594.
[3] Oğuzman, Kemal, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 8.Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2010, s. 718.
[4] Örnekler için bknz: Oğuzman, Kemal, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 8.Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2010, s. 719.
[5] Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 2006/6649E, 2006/6836K, 01.6.2006 tarihli kararı.
[6] S.REİSOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Beta Yay. İstanbul, 1993, s.207, dn.8; Ö.ANAYURT, s.111.
[8] Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.723.
[9] Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.732.
[10] Bknz: http://www.ictihatlar.net/sebepsiz-zenginlesme.html, erişim tarihi: 09.08.2014.
[11] Akıntürk, Turgut, Borçlar Hukuku, 17. Baskı, Beta Basım, İstanbul, 2011, s.109.
[12] Akıntürk, Turgut, a.g.e., s.109.
[13] Örnek için bknz: Oğuzman, Kemal, a.g.e., s.787.
[14] Akıntürk, Turgut, a.g.e., s.109.

2 Ağustos 2013 Cuma

HÂKİMİN TAKDİR YETKİSİ ÜZERİNE


HÂKİMİN TAKDİR YETKİSİ ÜZERİNE*

Stj. Av. Sinem Saçkan



Takdir Hakkı-Takdir Yetkisi: Takdir hakkının kelime anlamına baktığımızda, “yasaların, yaşamın bütün olaylarını düzenlemeleri olanaksız olduğundan, bazı somut olaylar karşısında, yetkililere (kişilere) verilen serbestlik; örneğin, ceza yargılamasında yargıca tanınan takdir yetkisi; yargıcın bir şeyi uygun şekilde değerlendirme hakkı.[1]” anlamına geldiğini görürüz.
Takdir yetkisi ise, “Belli konularda karar verecek olanlara, yasaların tanıdığı değerlendirme yetkisi”dir. Bu tanım bize takdir yetkisinin sadece yargıçlara verilmediğini göstermektedir. Bahsi geçen yetki, anayasal organ ve kurumlar ile kamu görevlilerine de verilmiş olabilir.[2]
Örneğin, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulu olağanüstü hal ilan edebilir (Any. md. 119). Aynı şekilde, Cumhurbaşkanı Meclis’in üye tam sayısının üçte ikisini aşkın bir çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliğini dilerse halk oylamasına sunabilir (Any. md. 175).
İş bu yazıda ele aldığımız konu hâkimin takdir yetkisidir. Binaenaleyh hâkimin takdir yetkisi, “kanunların izin verdiği durumlarda, hâkimin bir kurala dayanarak değerlendirmede bulunması ve adalet ve hakkaniyet duygularına göre karar vermesi[3]” anlamını taşımaktadır.
Takdir Yetkisinin Yargıca Tanınma Nedenleri: Hiçbir yasa metni doğmuş veya doğacak, yaratılmış veya ileride yaratılacak her türlü hukuki ilişkiyi düzenleyebilecek bir mükemmellikte değildir. Zaten her türlü ilişkiyi yasa ile düzenlemek hayatın akışına ters düşer. Çünkü toplum sürekli bir değişim halindedir. Hukuk metinleri temel kurallar koyar; bir olayı, durumu veya ilişkiyi en ince ayrıntısına kadar düzenleyemez. İşte, bu nedenle kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kanun koyucu isteyerek (bilinçli olarak) uygulayıcıya kanundaki boşluğu doldurmak için bir yetki vermiştir. Takdir yetkisinde boşluk kural içindedir. (intraa- leem/Kural içi boşluk)[4]
Eklemek gerekir ki, takdir yetkisinin tanınmış olması yargıçlara duyulan güvenin bir göstergesidir. İyi yetişmiş, kültürlü, etki altında kalmadan, objektif ve bağımsız karar verebilen, dürüst ve toplumunu iyi tanıyan hâkimlerle adil ve doğru bir yargılama yapılabilir[5]. Takdir yetkisinde yasada uygulanacak bir kural olmakla birlikte bu kural yargıca bir değerlendirme ve tercih serbestliği sunmaktadır.[6] Yargıç, kendisine tanınmış bu yetkiyi keyfi ve gelişigüzel bir şekilde kullanamaz. Medeni kanunun 4’üncü maddesinde bu yetkinin adalet ve hakkaniyete göre kullanacağı ifade edilmektedir. O halde yargıç bu yetkiyi kullanırken; duygusal yaklaşımlardan ve sübjektif eğilimlerden kaçınmalıdır.
Takdir yetkisinin hukuki nitelendirmesi: MK. md.4 hakimin takdir yetkisi başlığı altında, verilen yetkinin ihtiyari olmadığını, tersine bu yetkinin bir ödev olduğunu göstermesi açısından önem teşkil etmektedir. Kanunun açık ifadesi ile “Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.” Bundan dolayı hâkim, takdirle ilgili şartların gerçekleşmesi halinde takdir yetkisini kullanmakla yükümlüdür.
Belirtmek gerekir ki, özel hukuka giren her türlü düzenlemede MK.m.4 uygulanmaya elverişlidir. Örneğin, MK. m.182- “Mahkeme boşanma veya ayrılığa karar verirken, olanak buldukça ana ve babayı dinledikten ve çocuk vesayet altında ise vasisinin ve vesayet makamının düşüncesini aldıktan sonra, ana ve babanın haklarını ve çocuk ile olan kişisel ilişkilerini düzenler.” Bu düzenleme hâkimin aile hukukunda ki takdir yetkisini düzenlemektedir.
YTBK. m.35/2 – “Hâkim, hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda, ifadan beklenen yararı aşmamak kaydıyla, daha fazla tazminata hükmedebilir.” Bu düzenleme ise hâkimin borçlar kanununda ki takdir yetkisinin bir örneğidir.
Takdir Yetkisinin Kullanılması: İfade etmiş olalım ki, hâkimin takdir yetkisi ile kural koyma yetkisi birbirinden farklı kavramlardır. Kural koyma yetkisinde olaya uygulanacak ne bir yasa ne de bir örf ve adet kuralı bulunmaktadır.[7] Burada kanun koyucu istemeyerek (bilinçsiz olarak) bir boşluk bırakmıştır. Kanun, hâkime bu boşluğu doldurma yetkisi vermiştir.
Özel hukuk alanında yargıca pek çok takdir yetkisi tanınmıştır. Bundan doğabilecek sakıncaları gidermek için MK. m.4 genel bir direktifte bulunmuştur. Bu itibarla yargıcın bu yetkiyi kullanırken kişisel duygularıyla, keyfi olarak, kendi eğilimleriyle ve tutkularıyla karar vermesi yasaklanmıştır. Aksi takdirde yargıç kendi yetkisinin sınırlarını aşmış olur.
Hâkim bu yetkiyi kullanırken önyargılarından kurtulmalıdır.[8] Hukukun üstünlüğünü sağlamak bunu gerektirir. Aksi davranış hukukun üstünlüğü yerine hâkimin üstünlüğünü egemen kılar ve adalet kavramı ile çelişir. Bu durumda hâkim, taraflar arasında adil ve tarafsız bir denge gözetmek aynı zamanda bunu sağlamakla yükümüdür. Hâkim,  karar verirken vicdani kanaatlerine göre karar verir. Ancak yargıç, takdir yetkisini kullanırken, toplumun ortaklaşa vicdanını hesaba katmadığı takdirde, bundan adalet adına giderilmesi güç zararlar ortaya çıkabilir.[9] Nitekim “Hukuki güvenilirlik ilkesi” ile “Eşitlik ilkesi” toplumun vicdanının da hesaba katılmasını emreder.
Hâkime verilen takdir yetkisi “keyfi” olarak kullanılamayacağı için bu kapsamda verilen kararların gerekçeli olması gerekir. Örneğin, yargıç özel hukukta tazminat davalarına bakarken takdir yetkisini gerekçeli olarak kullanmak zorundadır. Bu zorunluluk keyfi kararların verilmesine engel teşkil edecek olan bir uygulamadır. Binaenaleyh, Medeni Kanun yargıcın takdir yetkisinin “hukuka ve hakkaniyete” uygun olarak kullanacağını öngörmüştür (MK.m.4).
Ekleyelim ki, hâkime tanınan takdir yetkisi sınırsız değildir. Bu yetki sınırlandırılmış olan bir yetkidir. 3 ana noktada sınırlandırılmış bulunan bu yetkinin sınırları ise şunlardır;
-Kanunun takdir yetkisini tanımış olması gerekir.
-Takdir yetkisinin kanunun çizdiği sınırlar içerisinde kalması gerekir.
-Takdir yetkisinin, hak, nısfet ve hakkaniyet ölçüsüne uygun olması gerekir.
Hakkaniyet ve nısfet kavramlarının anlamsal içeriğinin açıklanması iki terim arasındaki farkı ve/veya benzerliği anlamak bakımından önem taşımaktadır.
Hakkaniyet kelime anlamı ile  “bireylerin yasa karşısında eşitliği ve onların haklarına uyulmasının zorunlu bulunduğu esaslarından doğal olarak çıkartılan adalet ilkesi[10]”dir.
Nısfet kavramı ise yasa koyucu tarafından tanımlanmamıştır. Nısfet deyimiyle, hakkaniyet kavramının ifade edildiği genel kabul görmektedir.
Hakkaniyetin taşıdığı önem, hâkimin pozitif hukuk içinde adalete uygun karar vermesini sağlamaktır. Hâkim kararını verirken hakkaniyet kurallarıyla çelişmeyen bir çözüm bulmak zorundadır. Bu bakımdan hakkaniyet kuralları hâkimin takdir yetkisinin kullanışını sınırlamaktadır.
Takdir yetkisi,  yargıca “açıkça” veya “zımmi” olarak verilmiş olabilir. Bu yetki kanunen tanınmamışsa hâkim kendiliğinden bu yetkinin kendisinde var olduğunu öne süremez.
Hâkime tanınmış olan takdir yetkisi, Anayasanın 138’inci maddesinde ifadesini bulan “ Hâkimler görevlerinde bağımsızdır.” ilkesinin bir uzantısı görünümündedir. Hâkimin bağımsızlığı bir ayrıcalık değil verilecek kararların adil olmasının bir teminatıdır. Kanunlar sadece bireyler için değil hâkim içinde bağlayıcıdır. Hâkimlerde yasalara uymak zorundadır. Hâkimler her ne kadar görevlerinde bağımsız olsalar da bu bağımsızlık onun yasalara aykırı karar vereceği anlamını taşımamalıdır. İşte bu nedenle hâkim yasada bulunmayan, yasa tarafından kendisine verilmeyen takdir yetkisini kullanamaz.
Yargı Bağımsızlığı Bağlamında Hâkimin takdir yetkisi: Yargının bağımsız olması, yargıçların diğer devlet organlarından daha ayrıcalıklı olduğu ve gelişigüzel, keyfi kararlar vereceği anlamını taşımamalıdır. Aksine yargı bağımsızlığı, baskılara ve müdahalelere karşı hâkimlerin anayasal korunmasıdır.
Kural olarak, hâkimler görevlerinde bağımsız ve tarafsızdırlar. Ancak siyasi otorite, yargıya herhangi bir telkin veya talimatta bulunursa yargı bağımsız olmaktan çıkar ve bağımlı hale gelir. Bu olasılıkta yargıç vereceği karalarda bizzat kendi takdirinin değil siyasi otoritenin takdirini yerine yetirmiş olur.
Burada önemli olan husus, yargıçların önlerindeki somut olay hakkında yürürlükteki yasalar çerçevesinde karar verirken hiçbir ” baskı ve etki” altında kalmamasıdır. Yargıçların bağımsızlığından anlaşılması gereken iç ve dış bağımsızlıktır. İç bağımsızlık, yargı içindeki bağımsızlığı ifade eder. Buna göre yargıç aynı veya üst düzeydeki meslektaşlarından bağımsız hareket etmeli, onların baskı, telkin ve talimatlarıyla karar vermemelidir. Dış bağımsızlık ise yargı organının, yasama ve yürütme organlarından bağımsız olma durumunu ifade eder. 1982 Anayasası’nın 138.maddesinin 3.fıkrasında yargının yasama organına karşı olan bağımsızlığını korumaya yönelik bir hüküm getirilmiştir: “ Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.”
Bağımsız olmayan bir yargının yargıcının da tarafsız olamayacağı aşikârdır. Bugünkü tartışmalarda herhangi bir hukuki gerekçeye dayandırma gereği duymaksızın siyasi terminoloji kullanılarak mahkemelerin ne yönde karar vereceğine ilişkin kesin öngörülerde bulunulmakta ve bu konudaki tartışmaların çoğunda sanki hâkimler istedikleri şekilde karar vermekte serbestmiş gibi bir izlenim yaratılmaktadır.[11]
Takdir Yetkisinde Üst Yargı Denetimi: Takdir yetkisinin denetimi yüksek mahkeme olan “Yargıtay” tarafından yapılır. Tekrar etmiş olalım ki, hâkime tanınan takdir yetkisinin birtakım sınırları vardır. Hâkim önüne gelen uyuşmazlığı bu sınırlar içerisinde çözümlemelidir. Aksi takdirde, Yargıtay’ın denetimi söz konusu olur. Yargıtay’ın denetimindeki amaç tarafların menfaatini korumak ve hukuki güvenilirlik ilkesinin sağlanmasıdır.
Medeni hukuk ve usul hukukunda hâkime tanınan takdir yetkisi Yargıtay’ca farklı denetim ilkelerine tabidir. Bu cümleden olmak üzere, usul hukukunda yer alan takdir hakkı kural olarak Yargıtay’ın denetimine tabi değildir. Çünkü Yargıtay bir denetim mahkemesidir; vakıa mahkemesi değildir. Kural olarak, davayı dosya üzerinden inceler; tanık çağıramaz, keşif ve bilirkişi incelemesi yaptıramaz.[12]
Ancak bu kuralın istisnaları vardır[13]:
àHâkimin vakıayı tespit ederken kanuna aykırı davranmış olması,
àTespitin dava dosyasındaki belgelerle çelişik olması,
àTespitin maddeten imkânsız olması
hallerinde, Yargıtay istisnai olarak denetim yapabilir.
Hâkimin medeni hukuk alanındaki takdir yetkisi ise, kural olarak Yargıtay’ın denetime tabidir. Yargıtay’ın bu alandaki denetimi mutlaktır. Belirtelim ki, uygulamada Yargıtay’ın vakıa denetimi yaptığı görülse de istinaf mahkemelerinin kurulması ile birlikte Yargıtay’ın bu denetimi dayanaktan yoksun hale gelecektir.
Yargıca takdir yetkisi verilmediği halde yargıç, kendisinde bu yetki varmış gibi hareket ederse yetki aşımı söz konusu olacaktır. Kanun buna izin vermemiştir. Bu olasılıkta Yargıtay, denetim yetkisini haizdir.
Yargıç, vermiş olduğu takdiri kararların nedenlerini, gerekçelerini belirtmek durumundadır. Bulunulan çözümün hakkaniyete uygunluk nedenlerinin gösterilmemesi; daha genel bir ifade ile takdiri nedenlerin gösterilmemesi yine Yargıtay’ın denetimine tabidir.
Yargıç, kanunda belirtilen sınırlar içinde kalmalı bu sınırları aşmamalıdır aksi takdirde yetki saptırması söz konusu olur. Belitmiş olalım ki bu olasılıkta da Yargıtay denetim yetkisini haizdir.
Hâkimin Takdir Yetkisine İlişkin Örnek Bir Yargıtay Kararı: Davacı A, trafik kazasında kocasının ölümü ile 19 yaşında çocuksuz olarak dul kalmıştır. Mahkeme, davacının 25 evlenme şansı olacağını kabul eden bilirkişi raporunu esas alarak hüküm kurmuştur. Oysa, evlenme şansı ve oranının belirlenmesi, özel ve teknik bilgiyi gerektirmeyen bir değer yargısına bağlıdır. Medeni Kanunun 4.maddesi, takdir hakkını hâkim tarafından hakkaniyete uygun olarak kullanılacağını kabul etmiştir. Bu nedenle, evlenme şansının ve oranının özellikle yaş, mizaç, sosyal koşul, yerel ortam, aile bağları, sağlık, fiziki görünüş, iktisadi durum, evlenme isteği gibi faktörler göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenmesi zorunludur. Hâkim, ancak görev yaptığı çevreye yabancı ise dul olan kişilerin tekrar evlenebilme olanakları ile ilgili örf ve âdeti, sosyal çevreyi yerel bilirkişi aracılığı ile tesbit edebilir. Buna rağmen, somut olayda kişinin evlenme şansı olup olmadığı, varsa oranının belirlenmesi için yukarıda belirtilen hususlara göre nitelendirme yapmak hâkimin görevidir. Olayımızda, böyle bir inceleme yapılmadan ve davacımızın yaşı ve çocuksuz olması göz önünde tutulmadan 25 evlenme şansının kabul edilmesi hatalı olmuştur.
Mahkemece yapılacak iş, evlenme şansının tüm olgular gözetilerek tayin edilip sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.[14]


*Güncel Hukuk Dergisi, Ağustos, 2013 

[1] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.659.
[2] Demir, Fevzi, Hukukun Temel Kavramları, Anadolu Matbaacılık, İzmir, 2007, s.43.
[3] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.253.
[4] Fatih Bilgili, Ertan Demirkapı, Süleyman Demir, Hukukun Temel Kavramları, Bursa, Dora Yayınları, 2009, s.74.

[5] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 2011, s.140.
[6] Anayurt, Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 2.Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2001, s.228.
[7] A.g.e., s.228.
[8] Seyfullah Edis, “Hukukun Uygulanmasında Yargıca Tanınmış Takdir Yetkisi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, ( http://auhf.ankara.edu.tr/dergiler/auhfd-arsiv/AUHF-1973-30-01-04/AUHF-1973-30-01-04-Edis.pdf, 30 Ağustos 2012)
[9] Berki, Şakir, Medeni Hukuk, Umumi esaslar, Ankara, 1969, s.25.
[10] Yılmaz, Ejder, a.g.e., s.254.
[11] Sever, Çiğdem, “Yargı Tarafsızlığı Bağlamında Yargıcın Takdir Yetkisi, İlkelerin Kullanılması ve Yorum Sorunu” başlıklı makale, s.1.
[12] Aylin Dişbudak, Mine Bülbül, “Hâkimin Takdir Hakkının Yargıtay’ca Denetlenmesi”, Ankara Barosu Dergisi,
[13] A.g.m., s.28.
[14] Bkz. Yargıtay’ın E.19990/4315, K.1991/3753 sayı ve 25.04.1991 tarihli kararı.

7 Temmuz 2013 Pazar

TAKSİM MEYDANI, DEMOKRASİ ANLAYIŞIMIZ VE GAZETECİLİĞİMİZ

Haziran ayında yaşanan Taksim gezi parkı olayları, taşların artık yerinden kımıldadığını/oynadığını göstermiştir. Vuku bulan gelişmeler basının içler acısı durumunu gözler önüne sermiş o kadar ki, "penguenler" bile artık direnişin simgesi haline gelmiştir. Taksim gezi parkında yaşananları medya canlı olarak göstermek yerine         ( haber alma özgürlüğü çerçevesinde olması gereken zaten budur. ) bazı haber kanalları penguen belgeseli, Türk filmleri ve banttan maç gösterimi vermeyi tercih etmişlerdir. Durum böyle olunca halkın gerçekleri öğrenmesinin önü kesilmiştir. Sınırlı sayıda  bazı haber kanalları canlı yayın yaparak halkın haber alma özgürlüğünü bir nebze olsun yerine getirmişlerdir.


Güncel hukuk dergisinin Temmuz sayısının 18.sayfasında yer alan  okumuş olduğum bir yazı beni çok etkiledi. Dr. Recep Yaşar'ın bu başlık adı altında yazdığı yazının bir kısmını sizlerle paylaşmak isterim:

" Düşünün bir gazeteci soru sorulduğu için kahraman oldu.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fas'a giderken düzenlediği basın toplantısında kendisine soru soran İngiliz Haber Ajansı Reuters Muhabiri Birsen Altaylı'ya cevap vermek yerine onunla polemiğe girdi ve 'sen kim oluyorsun da bana böyle soru soruyorsun' dercesine azarlamaya kalktı. Soru sorabilme cesaretini gösteren meslektaşımız kahraman ilan edildi. Twitter'daki izleyicisi daha basın toplantısı bitmeden 100 kat arttı.Haber siteleri "Başbakan'a soru soran gazeteci" diye özel haber yaptılar.Oysa Birsen Altaylı sadece işini yapmıştı. Başbakan'a soru sorma cesareti, bir gazeteciyi kahraman yapıyorsa, bu ülkemizde gazeteciliğin bittiğinin resmidir.Bundan başta gazeteciler olmak üzere, gazetecilik mesleğini yok eden herkes utanç duymalıdır.Bunun en büyük vebali de Türk medyasında soru soracak muhabir bırakmayan, haber merkezlerini yok eden, haberciliği ajanslara bağımlı hale getiren, gazetecileri işten atarak karlılık hesapları yapan medya patronları ile onların temsilcisi gibi davranan genel yayın yönetmenlerindedir..." ( yazının devamını merak edenler dergiyi temin ederek metnin tamamını okuyabilirler.)

Mevcut durum bu kadar güzel özetlenemezdi...



Sinem Saçkan

28 Nisan 2012 Cumartesi

Güncel Hukuk Dergisi

Güncel Hukuk Dergisi Mayıs sayısında "Türkiye'nin en önemli hukuk sorunlarını" ele almış bulunmaktadır.Bu sayıda "Ahlak ve Hukuk İlişkisi" yazısı tarafımca yazılmış olup siz kıymetli hukuk severlerce okunmayı beklemektedir. İyi okumalar...

7 Şubat 2012 Salı

Yargıdan çıktım yola...

Güncel Hukuk Dergisi şubat sayısında " yargı" konusunu ele almış bulunmaktadır.Hepinize okumanızı tavsiye ederim.Henüz bende yeni alabildim, bugün okuyacağım :)
 Yargı bağımsızlığının tartışmaya konu olduğu bu günlerde çok anlamlı bir kapak konusu olmuş kanısındayım. Yargının kararlarına saygı duyulmalıdır ki asıl olan da budur. Ancak yargı,  son zamanlarda o kadar ilginç kararlar veriyor ki şaşıp kalmamak elde değil. Örnek versem bir dert vermesem ayrı bir dert...Ama bahsi geçen dergiyi okuyanlar bol bol örneklerini okuyacaklardır. (Düşüncemi açıklamaktan korkar hale geldim bağışlayın ! )
Okuyun, araştırın, gerçeği öğrenmek için çaba sarf edin. Her habere körü körüne inanmayın zira o haber gerçeği yansıtmayabilir. Bir hukukçu her türlü bilgiye şüphe ile yaklaşmalı, şüphe duymalıdır. Doğru bilgiye bile ilk başta şüphe duyulmalıdır. Tüm bunlar gerçeğe ulaşmanın yol göstericileridir. Hele ki hukuk öğrencisi iseniz daha çok araştırıp okumak gerektiğini bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Unutmayınız ki "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olamazsınız" Uğur Mumcu'nun sözüdür. Doğrudur da...Bizlere çok vazife düşüyor. Üzülerek belirtmeliyim ki okumayan, eleştirmeyen, düşünmeyen, e bunlar olunca haliyle bilmeyen bir nesil yetişiyor.Mesela hukuk öğrencisi che guevara'yı bilmiyor. Yadırgamıyorum asla ama üzülüyorum. Çoğu gençlerin hepsi facebook'ta, msn'de, twitter'de, vs.
Zaman çok değerli bizler için. Öğrenecek çok şey var... Nesil tartışması bugünlerde tartışılan bir mevzu...Dindar gençlik yetiştirme arzusu...Tartışacak ne pek çok konu varmış. Gün gelir tartışırız elbet...Saygı ve Dostlukla...

Sinem Saçkan