sinem saçkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinem saçkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2025 Cumartesi

SALVADOR DALİ- BELLEĞİN AZMİ


Zaman eriyip gitse de, zaman içerisinde yaşananlar hafızamızda kalmaya ve orada yaşamaya devam ediyor. Belleğimizde yitip giden birçok an'ların kayıtları duruyor. İstediğimiz zaman kendimize bazı an'ları tekrar tekrar yaşatabiliriz. Gün olur, bir kanepenin üzerinde dumanı tütmekte olan kahveyi yudumlarken kendimizi, yaşamayı tekrar istediğimiz an'ı yaşarken bulabiliriz. Mesela, yıllar öncesinde tadı damağımızda kalan bir sohbeti, belki de hayatta olmayan dedemizle parkta geçirdiğimiz salıncakta sallandığımız o an'ı... Ya da kendimizle gurur duyduğumuz mezuniyet an'larımızı düşünürken o sahneleri yeniden yaşadığımızı... 

Bellek, biz ne yaşarsak yaşayalım kayıt tutar. Biz istemedikçe, kötü an'lar belleğimizde bir klasörün içinde dursa da, rafta kapalı klasörde kalmaya devam eder. Aslında oradadır. Ancak insan, yok sayarak yaşanmış olan bir kötü anı dahi hiç yaşanmamış kılabilir. Bu mümkün...

Hepimizin zihninde adeta bir kütüphane var. Bu kütüphanede, defalarca okuduğumuz, yarıda bırakığımız ve hiç okumadığımız kitaplar var. Uçsuz bucaksız kütüphanede hangi kitabı seçeceğimize biz karar veriyoruz. Zamanın durduğu bu yolculukta ruh halimizin ahengi içerisinde bir kitap alırız ve o bizim an'ımız olur. Belki, geceyse gündüz olur, gündüzse gece olur. Kim bilir? Sonbaharsa ilkbahar olur, ilkbaharsa kış olur. Uzaksa yakın olur, yakınsa uzak olur...

Yerden ve zamandan bağımsız istediğimiz an'da... 

Hiç düşündünüz mü? Aslında düşünürken, "şimdide" "geçmişi" yaşadığınızı? 

Belki bilinçli, belki de bilinçsiz bunu hepimiz yaşadık. Hepimiz, geçmişin zaman yolculuğunu yaptık. O salıncakta tekrar sallandık, diploma töreninde o kepi tekrar havaya uçurduk, o masa sohbetlerini tekrar yaşadık...

Zaman, elle tutulur gözle görülür bir kavram olmasa da Salvador Dali'nin, Belleğin Azmi isimli eserini hatırlayalım.  Birden çok saat görseli, zaman kavramını sembolize ederek eserde erimiş bir vaziyettedir. 

Salvador Dali belki de, bu saatleri resmederken  kimi mutlu kimi mutsuz an'ların toplamı olarak eserinde yer vermiştir. 

Sezen Aksu'nun bir şarkı sözünde dediği gibi ; "yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu an'dan ibaret." Geçmişin zaman yolculuğunu yaparken mutlu an'larda yüzünüzden tebessüm eksik olmasın...


Sinem SAÇKAN

15 Kasım 2023 Çarşamba

İNSAN VE HAYAT


Uzun bir zamandır yazmak isteyip yazamadığım bir süreç oldu. Hayatın akışı içerisinde bazen yapmak istediklerimizi erteledikçe çoğunlukla gerçekleştirmek istediğimiz ne varsa sanki daha da uzaklaşıyor bizden. Birazda bu düşüncenin etkisiyle tam bugün artık yazmaya başlamalıyım dedim kendi kendime.

İnsan ve hayat konusunu - çokça geniş bir konu olsa da- ele alarak biraz da karşılıklı sohbet edasıyla değerli okuyucularımla bu yazıda buluşmayı istedim.

Evrende bir çok değişken dinamik mevcut. Gördüğümüz her şey hızla değişip, gelişiyor. Bizlerde bu değişime uyum sağlamaya gayret ediyoruz. Zamanın hızına uyum sağlamaya çalıştıkça bocaladığımızda oluyor elbette. Neticede insan denen varlık kusursuz değil.

İnsanlar, gündeme dair bir olumsuz haberi henüz sindirememişken hemen akabinde başka bir gündeme dair sorunla karşı karşıya kalıyor. Bahsi geçen bu durum artık o kadar çokça oluyor ki, bu sayede insanlar olaylar karşısında hissizleşmeye başlıyor. Üzerine düşünüldüğünde aslında oldukça üzücü bir durum.

Hatırlayın, bir dönem kadına karşı şiddet olayları her gün haberlere konu oluyordu. İçimizi parçalayan, yüreklerimizi burkan bu haberler paylaşıldıkça tüm bu şiddet olaylarını kınayıp, lanetledik. Suçluların en ağır cezalarla cezalandırılmasını istedik. Ancak ne ölçüde tüm bu yaşananlar caydırıcılık noktasında etken olabildi? 

Bununla birlikte adeta bir şiddet haberi, bir diğer şiddet haberi ile yarışıyor gibi toplumun kanayan yarası olan kadın cinayetleri dur durak bilmedi.

Özetle, olayların biri bitmeden bir diğeri başlıyor. 

İnsanlar hangi acıya ne kadar üzüleceğini neye yas tutacağını neye sevineceğini bilemez hale geldi. Adeta robotlaştık, hissizleştik. Bunun sonucu olarak tepkisizleştik.

Günlük yaşamda, etrafımıza bakındığımızda suratlar asık, moraller bozuk, endişe ve kaygı çok fazla... Çoğu insanın bir şeyler yapma konusunda motivasyonu kalmadı. Hatta bazı yükümlülüklerini zorla yerine getiren insan topluluğu haline geldik. 

Zihinler çok yorgun ve artık insanlarda kitlesel duyguları taşıyacak yer kalmadı... 

Toplumsal olarak savaşları, ekonomik krizleri, küresel salgınları, yangınları, depremleri, şiddet ve istismar olaylarını peş peşe yaşadık.

Bir diğerinin ağırlığı altından çıkamadan bir başka olay çıktı karşımıza. Tüm bu olaylar karşısında elbette herkes nasibini öyle ya da böyle aldı. Artan kira ve daire fiyatları, yüksek enflasyon, TL 'nin değer kaybı, gelecek kaygısı, belirsizlik ve insan ilişkilerindeki değişim herkesin dilinde olan ortak konular...

Bir yandan her yer, herkes, her şey gürültülü... Her yerden bir ses çıkıyor, herkes bir şeyler söylüyor. Ortalık bilgi, endişe, kaygı, üzüntü, öfke sesleriyle dolu... 

Hepimiz bu tür duyguların yorgunuyuz. Biraz dingin ve sakin kalmayı başarmak lazım. 

Yaşam denilen bu yolculukta bıkmadan, usanmadan kendi yolunda ilerleyip gelişen herkese buradan selam olsun. Sevgi, merhamet ve vicdan en büyük kılavuzunuz olsun. 

Sevgiler...

SİNEM SAÇKAN


16 Şubat 2019 Cumartesi

BOŞVER ARKADAŞ! / SİNEM SAÇKAN

ilhan irem gençliği ile ilgili görsel sonucu

Soğuk bir Cumartesi günü… Saat 11.30… Deniz durgun… Ağaçların yaprakları oradan oraya savrulup gidiyordu… Havanın soğukluğuna rağmen etraf oldukça kalabalıktı… Kimisi bisiklet sürüyor, kimisi yürüyüş yapıyor, kimisi de oltayla balık avlıyordu…

Sahil kenarında kayalıkların bulunduğu alanda, ufak radyosu ile biri duruyordu. Uzaklara dalmış, sanki orada bir film izliyor gibiydi. Oltasını denize atmış, umarsızca bekliyordu… Oltası hareketlenmeye başlayınca az önce izler gibi olduğu filmi adeta yarıda bırakarak denizden çıkan balığı özenle yarı su dolu olan kovasına usulca bıraktı. Balık kovanın içinde tekrar hayat bulmuştu. Suda çırpınıyordu…

Planladığım yürüyüşün epey ötesine geçmiştim. Yorulmuş ve gücüm kalmamıştı. Banklarda oturup dinlenmekten başka çarem yoktu o an… İyi de gelmişti… Karşımda çarşaf gibi deniz, gerisinde büyük ada tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu… Bir taraftan da martılar uçuşuyordu göğe doğru… Başucunda gölgesinde oturduğum, yaşlı bir ağacın dallarından dökülen yapraklar bu seremoniye eşlik ediyordu. Hiçbir şeyi izlemekten bu kadar keyif almamıştım…

Derinlerden bir ses geliyordu… Çok net olmasa da cızırtılı ama bir o kadar da neşe saçan, öğüt veren ve hatta terapi gibi gelen… Çalan şarkı İlhan İrem’im 70’li yıllarda bestelemiş olduğu “boş ver arkadaş”  isimli şarkısıydı. Dinlemeye başladım…

Hep bir ümit uğruna yaşıyoruz hepimiz
Mutluluğun ardından koşuyoruz hepimiz
Kimi pulda para da aşkı arar kimimiz
Düşünür kara kara ağlar çaresiz
Ağlama arkadaş ağlama aşk için
Bu kısacık hayatta bu yaşlar niçin
Bugünler geri gelmez gider gençliğin
Boşver boşver arkadaş başka bulursun
Bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsun
En kötü günlerimiz hep böyle olsun  
Mutluluklar bizimle elem yok olsun
Boşver boşver arkadaş başka bulursun
Bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsun
En  kötü günlerimiz hep böyle olsun
Mutluluklar bizimle elem yok olsun
Kapılma hayallere bir gün dönecek diye
Haydi sil gözlerini bakma maziye
Sakın kanma bir daha kanma tatlı sözlere
Bu ders olsun sizlere yaşlı gözlere
Ağlama arkadaş ağlama aşk için
Bu kısacık hayatta bu yaşlar niçin?
Bugünler geri gelmez gider gençliğin
Boşver boşver arkadaş başka bulursun
Bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsun
En kötü günlerimiz hep böyle olsun
Mutluluklar bizimle elem yok olsun…

Kayalıkların tepesinde oturan adam oltasını tekrar denize savurmuştu… Ufak radyosundan gelen sesler ona bir neşe katmış gibiydi. Denizden çıkan balığı kovasına koyduğu gibi oltasını toplayıp çantasına yerleştirmişti. Ayağa kalktı. İlhan İrem’in şarkısı bitince ağzına kadar balıklarla dolu olan kovasını alıp, bir çırpıda denize boşalttı…

O an anladım ki, adamın amacı balık tutmak filan değildi… Denizle iç içe olmak, oltasını atıp balık avlamak kendisine meditasyon gibi geliyordu… Kolay şeyler yaşamamıştı belli ki… Herkesin yaşantısında olduğu gibi onun da hayatında karşılaşmış olduğu zorluklar olabilirdi…

Her ne zorluk yaşamış olursa olsun bir şekilde hayata tutunuyor gibiydi… İlhan İrem’in radyoda çalan şarkısı sanki ona sesleniyordu ve her ne yaşamış olursa olsun ona “ boş ver arkadaş!” diyordu…

YAZAN: SİNEM SAÇKAN




14 Şubat 2019 Perşembe

MAVİYE DOĞRU.../ SİNEM SAÇKAN


cem karaca ile ilgili görsel sonucu

Zaman denilen şey hızla akıp geçiyor. Yapraklarını döküyor sonbahar. Bulutlar kararıyor ve ardından yalnızlık esiyor. Yağan yağmura aldanmadan özgürce uçuyor maviye doğru martılar.  09.15 vapuru hareketleniyor. Denize düşen yağmur damlalarının oluşturduğu halkaları merakla izleyen bir çocuk içten içe mutlu halinden. Annesi ise vapura yetişebilmiş olmanın verdiği sevinci belli etmese de oldukça huzurlu…

Vapurun içinde gitar çalan bir genç… Ne kadar heyecanlı, sesi de ne kadar berrak… Gitarı çalmıyor adeta konuşturuyordu. Sesine eşlik eden gitarla birlikte oldukça uyum içindeydi. Söylediği parça ise Cem Karaca’nın namus belası türküsüydü…

“Düştüm mapus damlarına,
Öğüt veren bol olur.
Toplasam o öğütleri,
Buradan köye yol olur.
Ana baba bacı gardaş dar günümde el olur.
Namus belasına gardaş,
Döktüğümüz kan bizim…
Hep bir hallı Turhalıyız biz bize benzeriz.
Yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz.
At bizim,
Avrad bizim,
Silah bizim,
Şan bizim,
Namus belasına gardaş yatarız zından bizim…”

Bir anda başlayan alkış sesleri… Gitar çalan genç, vapur içerisinde o kalabalığa adeta bir konser vermiş konser bitimi hak etmiş olduğu alkışı alıyor gibiydi. Mutluydu ve bir o kadar da gururlu... Cem karaca hayranıydı. Zaten çoğunlukla gitarına eşlik eden eserler Cem Karaca’ya aitti… Üniversite öğrencisiydi. Okul harçlıklarını bu şekilde kazanıyordu. Ailesini depremde kaybetmişti. Tek başına hayata tutunma mücadelesi veriyordu. Belki de yaşadığı zorluklardan olsa gerek söylediği tüm Cem Karaca eserlerinde kendisini buluyordu…

O genç, derin bir nefes alıp verdikten sonra suyunu da yudumlayıp tekrar gitarına döndü. Ağzından dökülen sözler Cem Karaca’nın “sende alıp başını gitme” isimli eseriydi…

“Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Alkışı duydum, ihaneti gördüm
Sesim de oldu, sessizliğimde
Seviştiğimde oldu benim
Sende başını alıp gitme ne olur ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sende başını alıp gitme ne olur ne olur tut ellerimi…”
Etraftaki herkes o kadar ilgiyle dinliyordu ki… Herkesi büyülemişti o genç… Kimsenin vapurdan inesi yoktu. Vapur, Beşiktaş iskelesine demir atınca yolcular istemsizce yavaş yavaş vapuru boşalttılar. Yeni yolcular ise vapura binmek için kapının açılmasını bekliyorlardı.

Gencin gitarından sesler gelmeye başlamıştı…

“Deniz üstü köpürür hey canım rinna nay rinna rinna nay
Kayığa da binsem götürür hey canım hey
Benim de şu cihana gelişim hey canım rinna nay rinna rinna nay
Bir güzelden ötürü hey canım hey
Deniz üstü yelkenden hey canım rinna nay rinna rinna nay
Ecel geldi erkenden hey canım hey
Denizin ortasında hey canım rinna nay rinna rinna nay
Mum yanar sofrasında hey canım hey
Benim de şu cihandan gidişim hey canım rinna nay rinna rinna nay
Memleket sevdasından hey canım hey
Benimde bu cihandan gidişim hey canım rinna nay rinna rinna nay
Memleket sevdasından
Memleket sevdasından
Memleket sevdasından
Memleket sevdasından
Hey canım hey
Hey hey…”

Vapur, bu kez Kadıköy İskelesi’ne doğru yol alıyordu.  Al yıldızlı bayrak dalgalanıyor adeta türküye eşlik ediyordu…

Yağan yağmur birden bire kesilmiş yerini güneşe bırakmıştı. O Kötü hava gitmiş sanki güneş inadına açmış gibiydi. Açan güneş tüm heybetiyle gökyüzünü sarıya boyamıştı. Ve ben vapurdan inmek üzereydim…

Vapur Kadıköy iskelesine yanaşmıştı. Vapurdan inerken kulaklarımda bir yankı vardı ve diyordu ki;           “sende alıp başını gitme ne olur”…

YAZAN: SİNEM SAÇKAN


4 Nisan 2017 Salı

HAK VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN ÖNCÜ KUVVETİ: AVUKATLAR


Avukatlık mesleği, insanlığın en eski ve en saygın mesleklerinin başında gelmekle birlikte oldukça kutsal bir görevi de ihtiva etmektedir. Adalet sistemi içerisinde savunma tarafında yer alan Avukatların, bireylerin en temel hakkı olan savunma hakkı kapsamında mesleğini icra ediyor oluşu Avukatlığı en saygın ve en kutsal meslek olarak nitelendirmiştir.

Hukukun, hakkın ve adaletin en büyük teminatı kuşkusuz Avukatlardır. En ufak bir adaletsizlikte veya hak kaybında başvurabileceğiniz Avukatlardır. Toplumun güvenli, mutlu, aydınlık ve refah içinde olmasını sağlayacak olanlar yine Avukatlardır.

Bugün, gelinen noktada yaşanılanlar mesleğin itibarı ve ifası bakımından oldukça endişe vericidir. Avukatların sindirilmeye çalışıldığı, ekonomik yönden bağımlı, hukuki yönden güçsüz, fiilen etkisiz kılındığı bir süreç yaşamaktayız. Ancak bilinmelidir ki, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak bizlerin vazifesidir. 

Sessizlik, itaat, biat bizim tabiatımıza aykırıdır. 

Hiçbir Avukat hukuksuzluklara ve adaletsizliklere karşı sessiz kalamaz, kalmamalıdır! Bugün, Adalete duyulan güven yok olmak üzere ise bunu yeniden tesis etmek de bizlerin görevidir.

Bu kapsamda biz Avukatlar yeri geldi yerlerde sürüklendik, itelendik ama doğru bildiğimizi söylemekten asla vazgeçmedik…

Demokratik hukuk devletinde üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğünü savunduk her zaman bedeli ne olursa olsun…

Bizim inancımız umudumuzdur…

Böylesine onurlu, gururlu ve kutsal görevi ifa eden tüm Avukatların günü kutlu olsun!

AVUKAT SİNEM SAÇKAN



19 Kasım 2016 Cumartesi

ÇOCUKLAR ÜLKEMİZİN GELECEĞİ/İSTİKBALİDİR;GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM!


AV.SİNEM SAÇKAN

“Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar. Çocukları, her türlü ihmal ve istismardan korumalıdır.” Mustafa Kemal ATATÜRK

çocuklar ile ilgili görsel sonucu

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulan Kanun Tasarısının Geçici 1. Maddesine tartışma konusunu teşkil eden fıkranın eklenmesi arz ve teklif edilmiştir. İş bu fıkra hükmü gereğince;

“ (2) Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza Muhakemesi Kanunun 231 inci maddesindeki koşullara bakılmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir. Zamanaşımı süresi içinde evliliğin, failin kusuruyla sona ermesi halinde fail hakkındaki hüküm açıklanır veya cezanın infazına devam olunur. Bu fıkra uyarınca fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesi durumunda, suça azmettiren veya işlenişine yardım edenler hakkında kamu davasının düşmesine veya infazın ortadan kaldırılmasına karar verilir.”

Yukarıda anılan fıkra teklifinin gerekçesi ise şu şekildedir: “ Cebir, Tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda, mağdur ile failin evlenmesi durumunda fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine imkan veren düzenleme yapılmaktadır.”

“Hukuk nasıl bitirilir?” sorusunun adeta cevabı niteliğinde olan işbu fıkra hükmünü bir hukukçu olarak yadırgıyor ve asla saygı duymuyorum. Benim bildiğim cezaların caydırıcı olması gerekir, özendirici nitelikte olması değil…

Tasarının gerekçesiz olması bir tarafa Türkiye’nin taraf olduğu kadın ve çocuk haklarına ilişkin uluslar arası sözleşmelere aykırı mahiyetinin de bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Uluslar arası hukuk hiçe sayılarak çocuk istismarının insanlık suçu olduğu tüm dünyada kabul görmüşken çocuk istismarını adeta meşrulaştıran bu madde derhal iptal edilmelidir. 18 yaşının altında olan herkes çocuktur. Kaldı ki, yetişkin veya çocuk olması fark etmeksizin her kime karşı bu eylem yapılacak olursa olsun tecavüz bir suçtur. Bu suç hem çocukta hem de yetişkinde sosyolojik, psikolojik, tramvatik ve geri dönüşü olmayan birçok olumsuzluklara yol açmaktadır. Bu sebeple cinsel istismar suçunu işleyen sanığa kanımca en ağır cezanın verilmesi ve mevcut yasalarında buna göre düzenlenmesi gerekmektedir. Cezalar ne kadar caydırıcı olursa suç işleme oranı o derece azalır.

Üzülerek belirtmeliyim ki, Türkiye dünyada çocuk istismarı sıralamasında üçüncü sırada yer almaktadır. Sadece geçtiğimiz yıl Türkiye genelinde 18 bin çocuğun cinsel istismara uğradığı belirtiliyor. Son 10 yılda ise cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı ise 250 bin civarındadır. Cinsel istismarı sorgulayan lokal çalışmalara göre üniversiteye giden öğrencilerin %10’u ile %44’ünün çocukken cinsel istismara maruz kaldığı ortaya çıkmıştır. Gelen vakalara göre bunların %60’ı kız %40’ı erkektir.


Çocuklara henüz küçük yaşta ağır bedeller ödetilmemelidir. Cinsel İstismarın rızası olmaz/ olmamalıdır. Onlar, ülkemizin geleceğidir. Geleceğimizi sağlam temeller üzerinde inşa etmemiz gerekir. Ülkemizin huzur, refah ve istikrarı için çocuklarımıza tehlike teşkil edebilecek her türlü eylemin bertaraf edilmesi her Türk vatandaşının borcudur. Geleceğimize lütfen sahip çıkalım. 

20 Ocak 2014 Pazartesi

TEMSİLİ YARGILAMANIN ARDINDAN


Türkan Saylan Kültür Merkezinde başlayan, bugün itibari ile temsili yargılamanın ardından sona eren staj eğitim merkezine veda ettik. Her stajyer avukatın geçmesi zorunlu bulunan bu süreç bizler için kimi zaman oldukça meziyetli kimi zaman  eğlenceli kimi zaman da bir stres haline dönüşebildi. Bu süreçte Staj Eğitim Merkezinde birbirinden iyi, samimi, güler yüzlü ve güzide kişilerle tanışma fırsatım oldu. Bu köşeden hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Başarılarımızın daim olması ve her zaman adil kalmak dileğiyle,

Sinem Saçkan

3 Kasım 2013 Pazar

YENİ BİR HAK ARAMA YOLU: ANAYASA MAHKEMESİNE BİREYSEL BAŞVURU VE BU KAPSAMDA AVUKATLARIN ROLÜ*


Stj.Av.Sinem Saçkan















Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan bir referandumla kabul edilmesiyle iç hukuk sistemimize girmiş bulunan ikincil nitelikte bir hak arama yoludur.[1] Bu cümleden anlaşılacağı üzere, bireyin temel hak ve özgürlükleri kamu gücünün eylem veya ihmali nedeni ile ihlal edilenlerin başvuracağı istisnai bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolu sadece kamu gücü işlemlerine karşı yapılmaktadır.
Ülkemizde bireysel başvuruya ihtiyaç duyulmasının temel nedeni, temel nitelikteki hak ihlallerinin engellenmesi ve ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ( AHİM ) yapılan başvuruların sayısının azaltılmasıdır. Bu kapsamda ülkemiz aleyhine açılmış birçok tazminat davası bulunmaktadır. Üstelik AİHM’de karar bekleyen Türkiye ile ilgili dosyalar her geçen yıl artış göstermektedir. 2007’de 9 bin 150 olan dosya sayısı, 2008’de 11 bin 100’e, 2009’da ise 13 bin 100’e ulaşmıştır.[2]
Avrupa Konseyi’nin organları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin iç hukukta uygulanmasını sağlamaya yönelik mekanizmaları kurma yönünde taraf devletlere yükümlülüklerini hatırlatmaktadır. Burada önem taşıyan husus sözleşmeye taraf olan devletlerin iç hukuklarında ihlalleri giderici mekanizmaları oluşturmalarını sağlamaktır. Anayasa Mahkemesine tanınan bireysel başvuru sistemi bu mekanizmalardan birisidir. Bu sebeple konumuz bakımından bireysel başvurunun incelenmesi önem taşımaktadır.
Bireysel başvuru, 1982 Anayasası’nın 148. ve 149. maddelerinde yapılan değişiklikler ile hukuk sistemimize girmiştir.


Bireysel başvuruya kabul edilebilecek başlıca temel haklar şunlardır: yaşama hakkı, işkence ve eziyet yasağı, suç ve cezaların kanuniliği, hak arama hürriyeti, kişi hürriyeti ve güvenliği, zorla çalıştırma yasağı, özel hayata, aile hayatına, konut ve haberleşmeye saygı, din ve vicdan hürriyeti, toplantı ve örgütlenme hürriyeti, mülkiyet hakkı, serbest seçim hakkı, eğitim ve öğretim hakkı ve ödevi, eşitlik hakkı.
 Temel hakkı ihlal edilen birey, hak ihlali iddialarını öncelikle ilk derece mahkemeleri ve yüksek mahkemeler önünde ileri sürmüş olmalıdır. Aksi halde Anayasa Mahkemesi başvuruyu, başvuru yollarının tüketilmediği gerekçesi ile kabul edilemez bulacak ve işin esasını incelemeksizin bu gerekçe ile reddedecektir.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun kapsamı sadece başvurucunun anayasal temel hak iddiasının doğruluğu üzerinedir. İhlalin tespiti halinde bunun ortadan kaldırılması için alınması gerekli tedbirlere hükmedilecektir. Anayasa mahkemesi önüne gelen başvurularda kanunun doğru uygulanıp uygulanmadığı yönünden değil, temel hak odaklı bir inceleme yapacaktır.
Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru sonucunda verilen kararın, hak ihlalini ortadan kaldırmadığı ve mağduriyetin devam ettiği düşünülüyorsa, bu karardan sonra ilgililerin AHİM’e başvurmasında hiçbir engel bulunmamaktadır.
Kişi güvenliğinin sağlanması demokratik toplumların başlıca varlık nedenidir. Bu kapsamda savunma hakkı, toplumsal konumları ve ekonomik düzeyleri ne olursa olsun, herkes için çok büyük önem taşır. AİHS’e göre, kendisine bir suçlama yöneltilen kişi: “ Kendisini müdafaa etmek veya kendi seçeceği müdafiin veya eğer bir müdafii tayin için mali imkânlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek hakkına sahiptir.”[3]
Ceza yargılamalarında savunma hakkının öznesi suçlanan kişidir. Elbette ki sanığın bir müdafii olmadan kendisini savunması en doğal hakkıdır.
Sanığın suçlama karşısındaki öznel konumu ile birlikte hukuk bilgisinin yetersizliği nedeni ile demokratik toplumların güvenliği için önem taşıyan savunma hakkının salt kişisel çabalarla yürütülemeyeceği görülmüştür. Sanığın mahkeme önünde avukat yardımı ile savunulması, toplumsal bir zorunluluk olarak doğmuştur.
Savunmasız sanığa bir avukat atanması ile sorun çözülmüş olmamaktadır. Bununla birlikte avukatın görevini etkili bir biçimde yürütüp yürütmediğinin de değerlendirilmesi gerekir.
Bu bağlamda adil yargılanma hakkının önemine işaret etmek gerekir. Adil yargılanma hakkı, içerik olarak adil karar verilip verilmediği değil, adil bir karar verilebilmesi için gerekli koşulların sağlanıp sağlanmamasıdır.[4] Bununla birlikte İHAM’a göre milli mahkemeler, davayla ilgili olup olmadığının değerlendirilmesinde bir önyargı taşımaksızın taraflarca sunulmuş mütalaalar, savunmalar ve delilleri iyi incelemek yükümlülüğü altındadır; açıkça hatalı bulgulara dayanan bir karara varmak, başvurucunun hakkaniyetli yargılanma güvencesinin mahkeme tarafından ihlal edildiğini gösterebilir.


Campbel ve Fell- İngiltere 1984 tarihli kararı;
“Sözleşme’nin “mahkeme” tanımına giren bütün birimlerde, davanın kanıtlarının sunulduğu, tanıkların dinlendiği veya elde edilen nesnel bulguların hukuksal sonuçlarının tartışıldığı yüz yüze yargılamanın her aşamasında, avukatla savunulma hakkının kullanılması gerekmektedir. Devletlerin bu yükümlülüğü adil yargılanma hakkının zorunlu bir koşuludur.[5]
AİHM’e göre, sanığın ilk derece mahkemesinde avukat eliyle savunulması, yargılamanın sonraki aşamalarında avukatsız bırakılmasına haklılık kazandırmayacaktır.
Federal Mahkeme sanığın avukatla temsil olanağını silahların eşitliği ilkesi kapsamında değerlendirmiştir. Silahların eşitliği ilkesi, yargılamadaki taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlar.[6]
Silahların eşitliği ilkesi mahkeme tarafından şu şekilde tanımlanmıştır: “ Silahların eşitliği, davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu demektir.”
Avukat, hukukun uygulanmasını sağlamak, hukuk devleti amacına uygun hareket etmekle yükümlüdür. Avukat üstlendiği vekâlet işi çerçevesinde gerçeğin bulunması faaliyetine ortaktır.[7]Bu bağlamda AİHM kararları ile avukatlık mesleği önemli kazanımlar elde etmiştir.
Anayasa Mahkemesine başvuru yapılırken veya incelemenin ilerleyen aşamalarında avukat tutulması mümkün ise de bu konuda bir zorunluluk bulunmamaktadır. Avukat aracılığıyla yapılan başvurularda, buna ilişkin vekâletnamenin başvuru ekinde bulunması şarttır. Başvurucunun avukatı ya da kanuni temsilcisi varsa onunla yapılan yazışmalar ya da ona yapılan tebligatlar başvurucuya yapılmış sayılır.
Belirtmiş olalım ki, bireysel başvuru yapılmasının kesinleşen kamu işlemine yönelik doğrudan bir etkisinin bulunmaması nedeniyle, bu işlemin infaz ya da icrasının durdurulması söz konusu olmamaktadır. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruda tedbir kararı almayı çok istisnai durumlarda kabul etmektedir.
Bireysel başvurudan feragat mümkündür. Başvurucunun davasından feragati halinde düşme kararı verilir. Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilmesi mümkün değildir.
Son olarak ifade etmiş olalım ki, Anayasa Mahkemesi karar verirken anayasa hükümlerini sözleşmeye uygun bir şekilde yorumlayıp ona göre karar vermesi gerekir.

*Güncel Hukuk Dergisi, Kasım, Sayı 119.




[1] Ekinci, Hüseyin-Sağlam, Musa, 66 soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, Council of Europe, Avrupa Konseyi, T.C.Anayasa Mahkemesi, 2012, s.7.
[3] Güney Dinç, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Göre Avukatla Savunma Hakkı”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2004-55-88, (Erişim tarihi: 09 Eylül 2013).
[4] İnceoğlu, Sibel, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa, 2.baskı, beta, haziran, 2013, İstanbul, s.209.

[5] Bknz: http://yeniyaklasimlar.org/m.aspx?id=262, (Erişim tarihi: 09 Eylül 2013)
[6] İnceoğlu, Sibel, a.g.e., s.239.
[7] Bknz: http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1272.htm, ( Erişim tarihi: 09 Eylül 2013)

12 Ağustos 2013 Pazartesi

2 Ağustos 2013 Cuma

HÂKİMİN TAKDİR YETKİSİ ÜZERİNE


HÂKİMİN TAKDİR YETKİSİ ÜZERİNE*

Stj. Av. Sinem Saçkan



Takdir Hakkı-Takdir Yetkisi: Takdir hakkının kelime anlamına baktığımızda, “yasaların, yaşamın bütün olaylarını düzenlemeleri olanaksız olduğundan, bazı somut olaylar karşısında, yetkililere (kişilere) verilen serbestlik; örneğin, ceza yargılamasında yargıca tanınan takdir yetkisi; yargıcın bir şeyi uygun şekilde değerlendirme hakkı.[1]” anlamına geldiğini görürüz.
Takdir yetkisi ise, “Belli konularda karar verecek olanlara, yasaların tanıdığı değerlendirme yetkisi”dir. Bu tanım bize takdir yetkisinin sadece yargıçlara verilmediğini göstermektedir. Bahsi geçen yetki, anayasal organ ve kurumlar ile kamu görevlilerine de verilmiş olabilir.[2]
Örneğin, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulu olağanüstü hal ilan edebilir (Any. md. 119). Aynı şekilde, Cumhurbaşkanı Meclis’in üye tam sayısının üçte ikisini aşkın bir çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliğini dilerse halk oylamasına sunabilir (Any. md. 175).
İş bu yazıda ele aldığımız konu hâkimin takdir yetkisidir. Binaenaleyh hâkimin takdir yetkisi, “kanunların izin verdiği durumlarda, hâkimin bir kurala dayanarak değerlendirmede bulunması ve adalet ve hakkaniyet duygularına göre karar vermesi[3]” anlamını taşımaktadır.
Takdir Yetkisinin Yargıca Tanınma Nedenleri: Hiçbir yasa metni doğmuş veya doğacak, yaratılmış veya ileride yaratılacak her türlü hukuki ilişkiyi düzenleyebilecek bir mükemmellikte değildir. Zaten her türlü ilişkiyi yasa ile düzenlemek hayatın akışına ters düşer. Çünkü toplum sürekli bir değişim halindedir. Hukuk metinleri temel kurallar koyar; bir olayı, durumu veya ilişkiyi en ince ayrıntısına kadar düzenleyemez. İşte, bu nedenle kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kanun koyucu isteyerek (bilinçli olarak) uygulayıcıya kanundaki boşluğu doldurmak için bir yetki vermiştir. Takdir yetkisinde boşluk kural içindedir. (intraa- leem/Kural içi boşluk)[4]
Eklemek gerekir ki, takdir yetkisinin tanınmış olması yargıçlara duyulan güvenin bir göstergesidir. İyi yetişmiş, kültürlü, etki altında kalmadan, objektif ve bağımsız karar verebilen, dürüst ve toplumunu iyi tanıyan hâkimlerle adil ve doğru bir yargılama yapılabilir[5]. Takdir yetkisinde yasada uygulanacak bir kural olmakla birlikte bu kural yargıca bir değerlendirme ve tercih serbestliği sunmaktadır.[6] Yargıç, kendisine tanınmış bu yetkiyi keyfi ve gelişigüzel bir şekilde kullanamaz. Medeni kanunun 4’üncü maddesinde bu yetkinin adalet ve hakkaniyete göre kullanacağı ifade edilmektedir. O halde yargıç bu yetkiyi kullanırken; duygusal yaklaşımlardan ve sübjektif eğilimlerden kaçınmalıdır.
Takdir yetkisinin hukuki nitelendirmesi: MK. md.4 hakimin takdir yetkisi başlığı altında, verilen yetkinin ihtiyari olmadığını, tersine bu yetkinin bir ödev olduğunu göstermesi açısından önem teşkil etmektedir. Kanunun açık ifadesi ile “Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.” Bundan dolayı hâkim, takdirle ilgili şartların gerçekleşmesi halinde takdir yetkisini kullanmakla yükümlüdür.
Belirtmek gerekir ki, özel hukuka giren her türlü düzenlemede MK.m.4 uygulanmaya elverişlidir. Örneğin, MK. m.182- “Mahkeme boşanma veya ayrılığa karar verirken, olanak buldukça ana ve babayı dinledikten ve çocuk vesayet altında ise vasisinin ve vesayet makamının düşüncesini aldıktan sonra, ana ve babanın haklarını ve çocuk ile olan kişisel ilişkilerini düzenler.” Bu düzenleme hâkimin aile hukukunda ki takdir yetkisini düzenlemektedir.
YTBK. m.35/2 – “Hâkim, hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda, ifadan beklenen yararı aşmamak kaydıyla, daha fazla tazminata hükmedebilir.” Bu düzenleme ise hâkimin borçlar kanununda ki takdir yetkisinin bir örneğidir.
Takdir Yetkisinin Kullanılması: İfade etmiş olalım ki, hâkimin takdir yetkisi ile kural koyma yetkisi birbirinden farklı kavramlardır. Kural koyma yetkisinde olaya uygulanacak ne bir yasa ne de bir örf ve adet kuralı bulunmaktadır.[7] Burada kanun koyucu istemeyerek (bilinçsiz olarak) bir boşluk bırakmıştır. Kanun, hâkime bu boşluğu doldurma yetkisi vermiştir.
Özel hukuk alanında yargıca pek çok takdir yetkisi tanınmıştır. Bundan doğabilecek sakıncaları gidermek için MK. m.4 genel bir direktifte bulunmuştur. Bu itibarla yargıcın bu yetkiyi kullanırken kişisel duygularıyla, keyfi olarak, kendi eğilimleriyle ve tutkularıyla karar vermesi yasaklanmıştır. Aksi takdirde yargıç kendi yetkisinin sınırlarını aşmış olur.
Hâkim bu yetkiyi kullanırken önyargılarından kurtulmalıdır.[8] Hukukun üstünlüğünü sağlamak bunu gerektirir. Aksi davranış hukukun üstünlüğü yerine hâkimin üstünlüğünü egemen kılar ve adalet kavramı ile çelişir. Bu durumda hâkim, taraflar arasında adil ve tarafsız bir denge gözetmek aynı zamanda bunu sağlamakla yükümüdür. Hâkim,  karar verirken vicdani kanaatlerine göre karar verir. Ancak yargıç, takdir yetkisini kullanırken, toplumun ortaklaşa vicdanını hesaba katmadığı takdirde, bundan adalet adına giderilmesi güç zararlar ortaya çıkabilir.[9] Nitekim “Hukuki güvenilirlik ilkesi” ile “Eşitlik ilkesi” toplumun vicdanının da hesaba katılmasını emreder.
Hâkime verilen takdir yetkisi “keyfi” olarak kullanılamayacağı için bu kapsamda verilen kararların gerekçeli olması gerekir. Örneğin, yargıç özel hukukta tazminat davalarına bakarken takdir yetkisini gerekçeli olarak kullanmak zorundadır. Bu zorunluluk keyfi kararların verilmesine engel teşkil edecek olan bir uygulamadır. Binaenaleyh, Medeni Kanun yargıcın takdir yetkisinin “hukuka ve hakkaniyete” uygun olarak kullanacağını öngörmüştür (MK.m.4).
Ekleyelim ki, hâkime tanınan takdir yetkisi sınırsız değildir. Bu yetki sınırlandırılmış olan bir yetkidir. 3 ana noktada sınırlandırılmış bulunan bu yetkinin sınırları ise şunlardır;
-Kanunun takdir yetkisini tanımış olması gerekir.
-Takdir yetkisinin kanunun çizdiği sınırlar içerisinde kalması gerekir.
-Takdir yetkisinin, hak, nısfet ve hakkaniyet ölçüsüne uygun olması gerekir.
Hakkaniyet ve nısfet kavramlarının anlamsal içeriğinin açıklanması iki terim arasındaki farkı ve/veya benzerliği anlamak bakımından önem taşımaktadır.
Hakkaniyet kelime anlamı ile  “bireylerin yasa karşısında eşitliği ve onların haklarına uyulmasının zorunlu bulunduğu esaslarından doğal olarak çıkartılan adalet ilkesi[10]”dir.
Nısfet kavramı ise yasa koyucu tarafından tanımlanmamıştır. Nısfet deyimiyle, hakkaniyet kavramının ifade edildiği genel kabul görmektedir.
Hakkaniyetin taşıdığı önem, hâkimin pozitif hukuk içinde adalete uygun karar vermesini sağlamaktır. Hâkim kararını verirken hakkaniyet kurallarıyla çelişmeyen bir çözüm bulmak zorundadır. Bu bakımdan hakkaniyet kuralları hâkimin takdir yetkisinin kullanışını sınırlamaktadır.
Takdir yetkisi,  yargıca “açıkça” veya “zımmi” olarak verilmiş olabilir. Bu yetki kanunen tanınmamışsa hâkim kendiliğinden bu yetkinin kendisinde var olduğunu öne süremez.
Hâkime tanınmış olan takdir yetkisi, Anayasanın 138’inci maddesinde ifadesini bulan “ Hâkimler görevlerinde bağımsızdır.” ilkesinin bir uzantısı görünümündedir. Hâkimin bağımsızlığı bir ayrıcalık değil verilecek kararların adil olmasının bir teminatıdır. Kanunlar sadece bireyler için değil hâkim içinde bağlayıcıdır. Hâkimlerde yasalara uymak zorundadır. Hâkimler her ne kadar görevlerinde bağımsız olsalar da bu bağımsızlık onun yasalara aykırı karar vereceği anlamını taşımamalıdır. İşte bu nedenle hâkim yasada bulunmayan, yasa tarafından kendisine verilmeyen takdir yetkisini kullanamaz.
Yargı Bağımsızlığı Bağlamında Hâkimin takdir yetkisi: Yargının bağımsız olması, yargıçların diğer devlet organlarından daha ayrıcalıklı olduğu ve gelişigüzel, keyfi kararlar vereceği anlamını taşımamalıdır. Aksine yargı bağımsızlığı, baskılara ve müdahalelere karşı hâkimlerin anayasal korunmasıdır.
Kural olarak, hâkimler görevlerinde bağımsız ve tarafsızdırlar. Ancak siyasi otorite, yargıya herhangi bir telkin veya talimatta bulunursa yargı bağımsız olmaktan çıkar ve bağımlı hale gelir. Bu olasılıkta yargıç vereceği karalarda bizzat kendi takdirinin değil siyasi otoritenin takdirini yerine yetirmiş olur.
Burada önemli olan husus, yargıçların önlerindeki somut olay hakkında yürürlükteki yasalar çerçevesinde karar verirken hiçbir ” baskı ve etki” altında kalmamasıdır. Yargıçların bağımsızlığından anlaşılması gereken iç ve dış bağımsızlıktır. İç bağımsızlık, yargı içindeki bağımsızlığı ifade eder. Buna göre yargıç aynı veya üst düzeydeki meslektaşlarından bağımsız hareket etmeli, onların baskı, telkin ve talimatlarıyla karar vermemelidir. Dış bağımsızlık ise yargı organının, yasama ve yürütme organlarından bağımsız olma durumunu ifade eder. 1982 Anayasası’nın 138.maddesinin 3.fıkrasında yargının yasama organına karşı olan bağımsızlığını korumaya yönelik bir hüküm getirilmiştir: “ Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.”
Bağımsız olmayan bir yargının yargıcının da tarafsız olamayacağı aşikârdır. Bugünkü tartışmalarda herhangi bir hukuki gerekçeye dayandırma gereği duymaksızın siyasi terminoloji kullanılarak mahkemelerin ne yönde karar vereceğine ilişkin kesin öngörülerde bulunulmakta ve bu konudaki tartışmaların çoğunda sanki hâkimler istedikleri şekilde karar vermekte serbestmiş gibi bir izlenim yaratılmaktadır.[11]
Takdir Yetkisinde Üst Yargı Denetimi: Takdir yetkisinin denetimi yüksek mahkeme olan “Yargıtay” tarafından yapılır. Tekrar etmiş olalım ki, hâkime tanınan takdir yetkisinin birtakım sınırları vardır. Hâkim önüne gelen uyuşmazlığı bu sınırlar içerisinde çözümlemelidir. Aksi takdirde, Yargıtay’ın denetimi söz konusu olur. Yargıtay’ın denetimindeki amaç tarafların menfaatini korumak ve hukuki güvenilirlik ilkesinin sağlanmasıdır.
Medeni hukuk ve usul hukukunda hâkime tanınan takdir yetkisi Yargıtay’ca farklı denetim ilkelerine tabidir. Bu cümleden olmak üzere, usul hukukunda yer alan takdir hakkı kural olarak Yargıtay’ın denetimine tabi değildir. Çünkü Yargıtay bir denetim mahkemesidir; vakıa mahkemesi değildir. Kural olarak, davayı dosya üzerinden inceler; tanık çağıramaz, keşif ve bilirkişi incelemesi yaptıramaz.[12]
Ancak bu kuralın istisnaları vardır[13]:
àHâkimin vakıayı tespit ederken kanuna aykırı davranmış olması,
àTespitin dava dosyasındaki belgelerle çelişik olması,
àTespitin maddeten imkânsız olması
hallerinde, Yargıtay istisnai olarak denetim yapabilir.
Hâkimin medeni hukuk alanındaki takdir yetkisi ise, kural olarak Yargıtay’ın denetime tabidir. Yargıtay’ın bu alandaki denetimi mutlaktır. Belirtelim ki, uygulamada Yargıtay’ın vakıa denetimi yaptığı görülse de istinaf mahkemelerinin kurulması ile birlikte Yargıtay’ın bu denetimi dayanaktan yoksun hale gelecektir.
Yargıca takdir yetkisi verilmediği halde yargıç, kendisinde bu yetki varmış gibi hareket ederse yetki aşımı söz konusu olacaktır. Kanun buna izin vermemiştir. Bu olasılıkta Yargıtay, denetim yetkisini haizdir.
Yargıç, vermiş olduğu takdiri kararların nedenlerini, gerekçelerini belirtmek durumundadır. Bulunulan çözümün hakkaniyete uygunluk nedenlerinin gösterilmemesi; daha genel bir ifade ile takdiri nedenlerin gösterilmemesi yine Yargıtay’ın denetimine tabidir.
Yargıç, kanunda belirtilen sınırlar içinde kalmalı bu sınırları aşmamalıdır aksi takdirde yetki saptırması söz konusu olur. Belitmiş olalım ki bu olasılıkta da Yargıtay denetim yetkisini haizdir.
Hâkimin Takdir Yetkisine İlişkin Örnek Bir Yargıtay Kararı: Davacı A, trafik kazasında kocasının ölümü ile 19 yaşında çocuksuz olarak dul kalmıştır. Mahkeme, davacının 25 evlenme şansı olacağını kabul eden bilirkişi raporunu esas alarak hüküm kurmuştur. Oysa, evlenme şansı ve oranının belirlenmesi, özel ve teknik bilgiyi gerektirmeyen bir değer yargısına bağlıdır. Medeni Kanunun 4.maddesi, takdir hakkını hâkim tarafından hakkaniyete uygun olarak kullanılacağını kabul etmiştir. Bu nedenle, evlenme şansının ve oranının özellikle yaş, mizaç, sosyal koşul, yerel ortam, aile bağları, sağlık, fiziki görünüş, iktisadi durum, evlenme isteği gibi faktörler göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenmesi zorunludur. Hâkim, ancak görev yaptığı çevreye yabancı ise dul olan kişilerin tekrar evlenebilme olanakları ile ilgili örf ve âdeti, sosyal çevreyi yerel bilirkişi aracılığı ile tesbit edebilir. Buna rağmen, somut olayda kişinin evlenme şansı olup olmadığı, varsa oranının belirlenmesi için yukarıda belirtilen hususlara göre nitelendirme yapmak hâkimin görevidir. Olayımızda, böyle bir inceleme yapılmadan ve davacımızın yaşı ve çocuksuz olması göz önünde tutulmadan 25 evlenme şansının kabul edilmesi hatalı olmuştur.
Mahkemece yapılacak iş, evlenme şansının tüm olgular gözetilerek tayin edilip sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.[14]


*Güncel Hukuk Dergisi, Ağustos, 2013 

[1] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.659.
[2] Demir, Fevzi, Hukukun Temel Kavramları, Anadolu Matbaacılık, İzmir, 2007, s.43.
[3] Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, 3.Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2005, s.253.
[4] Fatih Bilgili, Ertan Demirkapı, Süleyman Demir, Hukukun Temel Kavramları, Bursa, Dora Yayınları, 2009, s.74.

[5] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 2011, s.140.
[6] Anayurt, Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 2.Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2001, s.228.
[7] A.g.e., s.228.
[8] Seyfullah Edis, “Hukukun Uygulanmasında Yargıca Tanınmış Takdir Yetkisi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, ( http://auhf.ankara.edu.tr/dergiler/auhfd-arsiv/AUHF-1973-30-01-04/AUHF-1973-30-01-04-Edis.pdf, 30 Ağustos 2012)
[9] Berki, Şakir, Medeni Hukuk, Umumi esaslar, Ankara, 1969, s.25.
[10] Yılmaz, Ejder, a.g.e., s.254.
[11] Sever, Çiğdem, “Yargı Tarafsızlığı Bağlamında Yargıcın Takdir Yetkisi, İlkelerin Kullanılması ve Yorum Sorunu” başlıklı makale, s.1.
[12] Aylin Dişbudak, Mine Bülbül, “Hâkimin Takdir Hakkının Yargıtay’ca Denetlenmesi”, Ankara Barosu Dergisi,
[13] A.g.m., s.28.
[14] Bkz. Yargıtay’ın E.19990/4315, K.1991/3753 sayı ve 25.04.1991 tarihli kararı.