13 Mart 2013 Çarşamba

Hukuk Fakültesi Taban Puan Analizi


Hukuk, üniversite adayları tarafından en fazla tercih edilen programlar arasında yer alıyor. Türkiye’deki Hukuk fakültelerinin toplam kontenjanının tamamen dolması, bölümün yüksek taban puanlarına sahip olması ve adaylar arasındaki yüksek rekabet, programın popülerliğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Hukuk programlarını tercih etmek isteyen adayların, doğru bir tercih listesi hazırlamaları ve kendi performanslarını değerlendirmeleri amacıyla Parlakbirgelecek.com, 2008 ile 2012 yılları arasında kontenjan, kontenjan doluluk oranı ve adaylar arasındaki rekabet gibi çeşitli özellikler Hukuk programları için değerlendirdi.

Hukuk programlarının toplam kontenjanı, 2008 ile 2012 yılları arasında 5.744’ten 12.095’e yükseldi. Hukuk programlarındaki ortalama yıllık bileşik büyüme oranı %20 oldu. Bu büyüme ise ülke ortalamasının neredeyse iki katına denk geliyor.  Hukuk fakültelerinin kontenjanında yüksek bir artış olmasına rağmen ilk yerleştirmelerin ardından kontenjanların tamamen dolduğu gözlemleniyor. 2008 yılında, 34 üniversitenin 59 Hukuk programı 150.000’den fazla tercih alırken, 2012 yılında ise 68 üniversitenin 162 Hukuk programı 306.000’den fazla tercih edildi. Programın kontenjanı ile tercih edilme sayısı karşılaştırıldığında adayların, her bir kontenjan için ortalama 20 adayla rekabet ettiği görülüyor.

Hukuk programlarının en düşük başarı sıraları, son 5 yıl içinde 210.000 ile 290.000, en yüksek başarı sıraları ise ilk 30 ile 150 arasında değişti. Programın 2012 yılında, taban puan aralığı 280.894 ile 529.626 arasında oldu.

Hukuk programlarının kontenjanları daha detaylı incelendiğinde %54’lük bir bölümünün devlet üniversitelerinde bulunduğu görülüyor. Kontenjanların çoğunluğu devlet üniversitelerinde bulunmasına rağmen vakıf üniversitelerinin kontenjanı, 2008 yılında, 1.700 civarındayken 2012 yılında 5.500’ü aştı. Devlet üniversitelerinin toplam kontenjanı ise 4.000’e yakınken 6.500’ü geçti. Bu da vakıf üniversitelerinin Hukuk programlarının, devlet üniversitelerinin hukuk programlarından pay aldığını göstermekte. Artan kontenjanın yanında dikkati çeken bir başka nokta ise 5 yıllık dönemin 3’ünde, Hukuk programlarının en yüksek taban puanı vakıf üniversitelerinin tam burslu programları tarafından oluştuğu. 2012 yılında vakıf üniversitelerinin en düşük ve en yüksek taban puan aralığı 280.894 ile 528.784, devlet üniversitelerinin ise 419.471 ile 529.676 arasında olduğu görülüyor.

Hukuk programlarında vakıf üniversitelerinin tam burslu programları ile burssuz programları arasında ciddi farklar olduğu göze çarparken tam burslu programların devlet üniversitelerinin programları ile rekabet halinde olduğu görülüyor. 2012 yılında tam burslu programların taban puan aralığı aralığı 408.905 ile 528.784, %75 burslu programların 405.368 ile 442.998, %50 burslu programların 381.529 ile 521.370 ve %25 burslu programların 337.382 ile 421.525 arasında değişti. Vakıf üniversitelerinin burssuz programlarında ise en düşük ve en yüksek taban puanlar 280.894 ile 425.119 arasında değişti.

 
Hukuk programı taban puanları ile ilgili daha detaylı bilgi almak ve tüm programların listesi için Parlakbirgelecek.com’da Hukuk Taban Puanları analizini okuyabilir; program ve kariyer seçeneklerini tanımak için Hukuk Kariyeri ve Hukuk Ana Dalı profillerini inceleyebilirsiniz.

10 Mart 2013 Pazar

İstanbul Barosu Genel Kurula Çağrı...


Son günlerde avukata, avukatlık mesleğine, barolara ve özellikle hukuksuzluklara karşı direnen İstanbul Barosuna yönelik saldırılar ve yıldırma girişimleri üzerine İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Olağanüstü Genel Kurul’u toplama kararı aldı.
Olağanüstü Genel Kurul, 17 Mart 2013 Pazar günü saat 10.00’da Haliç Kongre Merkezi Haliç Salonunda toplanacak. İstanbul Barosu üyesi avukatlara gönderilen çağrıda şöyle denildi:

Sayın Meslektaşım,
Baromuz Yönetim Kurulu’nca aşağıda belirtilen gündem maddesini görüşmek üzere; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 83 ve 84. maddeleri gereğince, İstanbul Barosu Genel Kurulu’nun Olağanüstü Toplantıya çağrılmasına 07.02.2013 günlü Yönetim Kurulu toplantısında karar verilmiştir.

Olağanüstü Genel Kurul, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 87. maddesi gereğince, 29973 kişilik mevcudun yarıdan bir fazlasını oluşturan 14987 üyenin katılmasıyla 10.03.2013 Pazar günü saat 10.00’da Haliç Kongre Merkezi Haliç Salonu’nda toplanacaktır.

10.03.2013 Pazar günü gerekli çoğunluk sağlanmazsa aynı maddenin 2. fıkrası gereğince toplantı mevcudun %10’nu oluşturan 2997 üyenin katılmasıyla 17.03.2013 Pazar günü aynı yer ve aynı saatte yapılacaktır.

Olağanüstü Genel Kurul Toplantısına katılmanızı ve Baro kimliğinizi yanınızda bulundurmanızı önemle rica ederim.
Saygılarımla.

Av. Doç. Dr. Ümit KOCASAKAL
İstanbul Barosu Başkanı

Olağanüstü Genel Kurula Türkiye Barolar Birliği Başkan, Yönetim Kurulu ve tüm organları, tüm baro başkanları, ülkedeki tüm avukatlar, hukuk fakültesi dekan ve öğretim üyeleri, ulusal ve uluslararası hukuk kurumları da davet edildi. Tek gündem maddesiyle toplanacak Olağanüstü Genel Kurulun sonunda bir SONUÇ BİLDİRGESİ yayınlanacak.

Olağanüstü Genel Kurul’un gündemi şöyle:

1.    Açılış
2.    Bir başkan, bir başkan vekili ve iki üyeden oluşacak Genel Kurul Başkanlık Divanı seçimi,
3.    Saygı duruşu,
4.    Baro Başkanının açış konuşması,
5.    Son dönemlerde avukatlara, avukatlık mesleğine, meslek onuruna, Barolara ve özellikle Baromuza yönelik saldırıların, hukuksuzlukların, sindirme ve yıldırma girişimlerinin yoğunlaşması, tahammül edilemez tehditkâr boyutlara ulaşması ile ilgili durumun Genel Kurula arzı, tartışılması ve yapılması gerekenlerin belirlenmesi,
6.    Sonuç bildirgesinin okunması ve oylanması,
7.    Dilek ve temenniler.

 Kaynak:İstanbul Barosu

7 Mart 2013 Perşembe

Yeni Kartal Anadolu Adliyesinden İzlenimler

Kartal Anadolu Adliyesi faaliyete girdi. Hukuki Yorum olarak oldukça iddialı olan dünyanın en büyük adliye "sarayını" ziyaret ettik. İzlenimlerimizden belli başlı noktaları okuyucularımıza paylaşmak istedik.

Adliye fiziksel anlamda oldukça görkemli-ihtişamlı bir görüntüye sahip. Bahçe kısımında bulunan manidar heykeller bu ihtişamı tamamlayan bir yap-boz parçası. Adalet tanrıçasının gözleri bağlı mıydı göremedik ama kesin olan bir şey varsa da, o da Adalet tanrıçasının kılıcının oldukça keskin gözüktüğüdür...

Otoparkın büyüklüğü park sıkıntısı yaşanmadığını ve yaşanmayacağını gösteriyor.

Adliyenin içine girdiğinizde ( B kapısı/ B blok -4 kat) x-ray cihazlarından geçiriliyorsunuz. Güvenlikte bir sıkıntı yok. Asansörler ihtiyacı karşılar mı tartışılır ama kimisi tek katlarda kimisi çift katlarda işlev görüyor tasarımı bu şekilde yapılmış.Bizce, her katta durmasın diye bunu düşünmüş olabilirler.

Yürüyen merdivenler ve normal merdivenler asansörü tercih etmeyenler için kullanıma açık.

Adliyenin içi temiz ve ferah. Adliye personeli her konuda ilgiyle yardımcı olmaya çalışıyor. Her katta bolca oturma yerleri var. Tablolarla, adliyenin duvarları klasik adliye duvarı olmaktan çıkmış. Görselliğe büyük önem verilmiş.

Katlarda yönlendirici-bilgilendirici krokiler var.

Duruşma salonları güvenlikli ve geniş yapılmış.

Mübaşirler oldukça kibar ve görevlerini büyük bir özveri ile yapıyorlar.

İlgimizi çektiği için 5.ağır ceza duruşmasına "geleceğin hukukçuları olacağımızdan" heyecanla girmek istedik ve girdik. O esnada kim ne olmak istiyorsa hakime-savcıya-avukata hayranlıkla bakmıştır eminim. Yargı çalışanları görevlerini layıkıyla yerine getiriyor bunda kuşku yok.

Hele ki bizi resmen sınava sokan bir savcı vardı ki, daha o anı daha unutacağımı sanmam. "Kanununuz var mı? yok. Kanunsuz gezilir mi hiç?" şeklindeki diyalog bir daha kanunsuz adliye binasına girmeyeceğimin bir başlangıcıydı...

TCK 120.madde ve zincirleme işlenen suç sınav konumuzdu. Karşımızda 4 kişilik heyet vardı sanki sanığı değilde bizi sorguya çeken.

 Konu kasten adam öldürme...arka kapıdan jandarma eşliğinde gelen sanık...4 tane sanık avukatı ayrı ayrı savunma yapmak için hazır ve nazır...

Adliyenin içinde kitapçı, yemek yerleri, bankalar da var. İdari personelin yemek ücreti 6 TL. Yemekler güzel-lezzetli-hijyenik ortamda yapılıyor.Tek sıkıntı kalabalık olması.

Tuvaletler hijyenik, herhangi bir su akması yok. Engelliler ayrıca düşünülmüş.





Ulaşımı rahat ve kolay.





16 Şubat 2013 Cumartesi

Felsefe Adalet İle Başlar: Doğal Hukukun Sokrates Öncesi Temelleri


Osman Vahdet İşsevenler[1]

 



Çalışmanın amacı doğal hukukun Sokrates öncesi Yunan felsefesindeki olası temellerini ortaya koymaktır. Bu bağlamda günümüz dillerine adalet olarak çevrilen Yunanca dike kelimesinin felsefi yazında, ilk felsefe yazarı olan Anaximandros tarafından ontolojik bağlamda kavramlaştırıldığına işaret edilmiştir. Anaximandros’a göre evrendeki karşıt güçler arasındaki çekişmede, adalet yargılayan ve cezalandıran bir pozisyona sahiptir. Evrendeki çatışma konusunda Anaximandros ile hem fikir olan bir başka Sokrates öncesi düşünür olan Herakleitos’un ontolojisinde ise değişimin ardında logos’a dayalı olumlu bir düzen mevcuttur. Herakleitos’a göre bilgelik logos’a vakıf olunmasıdır ve evrendeki bu adil düzen, insanlar arasındaki düzene örnek oluşturabilir. Çalışma bu bağlamda insanlar arasındaki düzeni temin edecek yasalara örnek arz eden bu evrensel doğa yasası fikrinin doğal hukuka, erken temeller sağladığını savlanmıştır. Fakat bu temellerde insan ayrıcalıklı olan değildir, doğanın bir parçasıdır ve doğayla ahenkli bir yaşantı sürmesi ile adil olur. Bu suretle ifade etmek istediğimiz felsefenin başlıca konusunun adalet olduğu ve adaletin hukuki bir kavram olarak kullanımın türevsel olduğudur.

  Doğal hukuk ya da evrendeki hukuk, her zaman felsefenin gündeminde olmuştur, hatta felsefenin başlarken başka bir gündemi yoktur. Bizim çalışmadaki amacımız da doğal hukukun başlıca gündemi olan adaletin aslında dar anlamda hukuku ve politikayı aşan bir konu olduğunu ortaya koymak ve hukuk alanına gökten inmediğini hatırlatmaktır. Başka bir ifade ile doğal hukuk evvela doğanın hukukudur. Doğa ile yasa arasındaki gerilim, yasanın kaynağı olarak işaret edilen insan aklının doğa ile irtibatlandırılmasında diğer bir deyişle insanın doğayı tanıyışında ortaya çıkar. Adalet ya da evrendeki hukuk philosophia perennis’in gündemidir.(Singh, 1963:457) Bunu vurgulamamızın sebebi adaletin insanlığın bir diğer büyük sorunu olan anlam meselesi ile doğrudan irtibatlı olduğuna dikkat çekmektir. Adalet hukuk uygulayıcılarının gündemine indirgenemeyecek kadar evrensel bir başlıktır. Hukukçular, uyguladıklarının evrensel olana uygunluğu tartışabilirler.

İlk filozofların physikos olarak anıldığını hatırlayalım. Onlar hem physicist hem physician unvanını hak eder ama razı olmazlardı çünkü evrendeki yasalarla (bugün klasik fizik yasaları olarak da okunmaya meyillidir) ilgilendikleri kadar insandaki yasalarla da ilgilenir, hem zeytinden nasıl verim alınacağı hem hastanın nasıl iyileştirileceği hem de bir şehrin nasıl adil olacağı onlara sorulurdu.(Kingsley, 2007:125) Bugün fizikçiler de mimarlar da doktorlar da hukukçular da köklerini orada bulurlar fakat yaptıkları işi anlamlı kılanın ne olduğu, bu işi nasıl eylerler ise adil olacakları hala hepsini kapsayan genel bir başlıktır.

İnsan davranışlarına yön veren etmenlerden biri de toplumsal yaşam içerisindeki rol ve statüleridir.[2] Bu minvalde insanlar arasında, hukuka kaynaklık edebilmesi münasebetiyle dikkate şayan olan sözleşmenin[3], mevcut olmadığı bir geçmişin tahayyülü mümkün değildir. Binaenaleyh pozitif hukuk, adaletin izah ile yahut ikna ile söze konu olmasından evvel cereyan etmiştir lakin bu durumun doğal koşullar dâhilinde gerçekleştiği de ayandır. İşte ilk filozofların idrake gayret ettikleri de bu doğal koşullardır. İşlerin doğal seyri anlamında külli bir sıfat olan adaletin her ne kadar pozitif hukuka da temel teşkil etmesi mantıki bir sonuç olarak ortaya konsa da adalet münhasıran hukuki mesele olmamıştır. (Henri de Page, 1944:109-115)  Bundan nedenle onu besleyen kaynak olarak sadece pozitif hukuka yönelmek ya da anlamaya pozitif hukuktan başlamak veya onu pozitif hukuk ile sınırlandırmak hatadır. Pozitif hukukta mevcut olan ya da vesilesi ile erişilmeye çalışılan cüzi adalettir.

Biz bu çalışmada bu meselenin kökenini teşkil eden düşünürlerden hareket edeceğiz. Sokrates öncesi düşünürleri, erişebildiğimiz kadarıyla Türkiye hukuk felsefesi yazınında köken olarak almak değil fakat sofistleri kabul etmek genel eğilimdir. Sofistlerin devri antropolojik dönem olarak anılırken öncesi kozmolojik dönem olarak anılır. Sofistlerin, hukukun esaslı gündemlerinden olan insanı konu etmelerinin bu seçişte etken olduğu kanaatindeyiz fakat sofistler bu gündemi kendiliğinden oluşturmamıştır bu sebepledir ki tartışmanın evveliyatını da gözetmek gerekmektedir. Biz bu düşünürlerden özellikle ikisine, Anaximandros ve Herakleitos’a değineceğiz.
 
Anaximandros ilk felsefe yazarıdır.(Zeller, 2001:54, Capelle, 2011:55) Bundan önemlisi onun evrende olup bitene egemen olan yasallık düşüncesini filozofların dünyasına taşımasıdır. Bunu biraz açmamız gerekiyor. Burada iki mesele var, biri filozofun ne olduğu. Kingsley’in Parmenides özelinde yükselttiği[4] Hadot’a göre ise Platoncu felsefe tanımından hareket ile erişilebilecek olan (Hadot, 2011:21-63) filozof figürü hiç de modern okumanın ısrarla üzerinde durmak istediği gibi kuru bir rasyonelliğe dayanmaz. 





Felsefenin doğuşu, mitin terki ve rasyonel açıklamanın başlangıcı olarak yüceltilir fakat ilk düşünürler asla tam olarak Herakleitos’un Delphoi kâhinine yakıştırdığı şu sunuş tarzını terk etmemiştir: O, ne açıklıyor ne gizliyor sadece işaret ediyor. (Herkalietos, 2009:221) Bunun genel olarak terk edilebilir bir tutum olup olmadığı hala tartışılsa da biz bunu saklı tutalım ve ikinci meseleye geçelim: ezoterik gelenek. Filozofların dünyası hiç de bu gelenekten yalıtılmış görünmemektedir. yaşantısı, insanlarla ilişkisi ve konuşması ile zaten dillere destandır. Yukarıda kâhine işaret etse de biz biliyoruz ki bu onun kendi sunuş tarzına da yeterince uymaktadır. (Burnet, 1968:45) Anaximandros’un birazdan paylaşacağımız ve evrensel yasa kavramına kaynaklık eden fragmanın da Orphik öğretinden esinler taşıdığı ileri sürülmüştür. (Zeller, 2001:54) Peki o zaman Anaximandros’un önemi nerededir ya da ona neden dikkat etmemiz gerekiyor? Çünkü burada gözlemlenen değişim, şiirselliğin yitimidir. Şiirselliğin yitimi derken sözlü gelenekten yazılıya geçişi ve ancak düz yazı biçimine uygun ifadelerin kullanılmasını kast ediyoruz. Yazının yaygınlaşması sözün sahibinden ayrılması demektir. Sahip mesajın gerçek taşıyıcısıdır. Yazı ise sadece iletişim aracıdır. Mesajın sahipten bağımsız da iletilebilmesi için yazıya geçirilen ifadelerin herkesin idrak edebileceği açıklıkta olması gerekir bu yüzden bu ifadeler düz yazı biçimine uygundur. Fakat mesajın bu yeni biçime uygunluğu yani şartlara uyarlanabilme kabiliyetini sağlayan yorum ihtiyacından arındırılması  pek az kişi tarafından dert edilmiştir. Sonuçta artık ne kâhinlerin ifadelerini yanlış yorumlamaktan doğan sıkıntılarla ne de onların sıkıntı doğuran yaşayış tarzları ile uğraşmak gerekecektir. Onların işaret ettikleri şimdi kentin en ayan yerinde mermer üzerine işlenmiş kimsenin yorumunu gerektirmeyecek vaziyette durmaktadır ya da öyle sanılmaktadır. Bu hatadan çekinilmemektedir zira yorum ihtiyacının ortadan kalkması ile yasaların kendiliğinden eşitliği sağlayacağı düşünülmektedir. Fakat artık yasaları koyan tanrılar ya da oğulları değil herkesin teslim olduğu iktidar sahipleridir. Bu durum da adaletin güçlünün işine gelen olduğu iddiasını beraberinde getirmiştir.


Elbette tüm bunlar bir günde olmamıştır ve Anaximandros’un fragmanı hala yoruma ihtiyaç duymaktadır. Fragman şu şekildedir: Şeyler neyden meydana geldilerse gerek olduğu üzere ona dönerler, zamanın hükmü uyarınca adaletsizliklerini (n cezasını ve kefaretini) öderler.[5] 

İstanbulluların Zincirlikuyu mezarlığından aşina olduğu yargıya varıyor Kranz ve Gothe’den alıntılıyor: Doğan her şey ölmeye mahkûmdur. (Kranz, 1994:31) Bu zaman içerisinde olur ve bir çeşit eski hale iadedir. Bunu anlamamız için Anaximandros’a dair bilmemiz gereken iki şey var. Birincisi onun ilke olarak apeiron‘u (sınırsız-sonsuz) alması ikincisi ise her şeyin ya da karşıtların ondan meydana gelmesi ve ebedi hareket gereği ona dönmesi. Burada Varlık sorunun Adalet sorunu ile iç içe geçtiğini görüyoruz. Apeiron’dan meydana gelmek ve ona dönmek, sonsuz bir hareket olarak oluşu ifade eder. Neyin bedeli ödenecek sorusunun cevabı da o halde, oluştur. Anaxagoras oluşu adaletsizlik olarak yargılıyor. Oluştakiler apeiron gibi değildir, niteliği olanlardır. Uzun-kısa gibi. Nitelikleri olanlar ise fanidir, sonludur. Nihayette, var olma adaletsizliğinin bedelini ödeyecek ve yok olacaklardır. (Nietzsche, 1985: 39-41) Şeylerin kaynağı olan apeiron ise kıyas kabul etmeyen yani zıddı olmayan, niteliksizdir. Burada adaletin imkânsız bir yargılamayı gerektirdiği düşünülür: hesaplanamayanı hesaplamak, ölçülemeyeni ölçmek. Trajik olan adalet, ancak hissedilebilir. (Kleinberg-Levin, 2007: 388, 389) Herakleitos hissetmiştir, hesaplanmayan sezgi ile kavranabilen adaleti anlatmıştır. (Nietzsche, 1985:56, 57) Gerçekliğin, mantığın ve rasyonel düşüncenin ötesine saklanmış ahengine arif hissiyatı ile ulaşmıştır. (Singh, 1963:465)

Herakleitos’a göre çatışmanın hâkim olduğu oluş bir yaratıdır. Çatışma evrensel kurallar dâhilinde yürür bu haliyle adalet Anaximandros’taki gibi olumsuz bir durum değildir. Suç, ceza ya da haksızlık karşıtların ahengini göremeyen gözlerin kabahatidir, evrensel kuralların hâkim olduğu oluş evreni haksızlık değildir.(Nietzsche, 1985:46, 51, 58) Evrensel kural fikri, insanların koyacağı kurallara kaynak olması itibariyle doğal hukuk düşüncesinin temellerini oluşturur. (Öktem, 1974:363)

Herakleitos şöyle diyor: Savaşın her şeyde ortak; adaletin çatışma olduğu ve her şeyin olması gerektiği şekilde çatışma sonucu meydana geldiği bilinmelidir (Fr.80) ve bütün insan yasalarına kaynaklık eden tanrısal olandır. (Fr. 114) Yasa, Bir’in kararına uymaktır.(Fr.33)

Herakleitos için kozmosun yani evrenin haksızlık yeri olmamasının sebebi her şeye egemen olarak yöneten logos’tur. O ki ortak olandır ve insanlara yasa koymada kaynak teşkil eder, pek tabii dinlemesini bilenlere. Dinlemek bu anlamda ortak olanı düşünmektir şayet bireysel olanı takip ederseniz Bir’e uymamış olursunuz. Herakleitos bu yüzden beni değil sözümü dinleyin demiştir.(fr.50) Sofistler ise tam aksine kendilerini dinlememizi ister bizden. Söz ve çatışma ikisinde de ortaktır lakin Herakleitos evrensel olan sözün ileticisidir ve çatışmayı uyum ile birlikte düşünmektedir. Buna karşılık olarak Sofistler, kendi sözlerinin bireysel faydaya götüreceğinden dolayı dinlenmesini isterler.

Herakleitos’un arif hissiyatı ile eriştiğinin ne olduğu burada biraz ortaya çıkar. Çok şey hakkındaki malumat değildir bilgelik, her şeyde, genelde, evrende hüküm süren Logos’u bilmektir(fr.41) fakat değişimin ve düzenin ya da görüntünün ve ardındakinin bir arada sunulduğu bir söylem tutarsızlık ile suçlanabilir. Bunun içindir ki onun fragmanlarının kaynağı fikri seziştir. (Singh, 1963:465) İki farklı bağlamı bir arada sunan söylemin imkanını, içeriği yalnızca işaret eden aforizmalarda görmüştür, Herakleitos. Bu, ayrıma dayanan yani farka dayanan akıl yürütmenin sınırlarının ötesine geçip tezatların bir arada hayal edilebildiği bir zeminde hareket etmektir. Kişi kendi aklı ile evrensel olanla irtibatlanır, başka bir ifade ile her şeyde ortak olanı düşünerek evrensel düzeni ve onun hükmündeki değişimi görür.[6]  

Logos’u kurgudan çıkarırsanız, insan akıl sahibi olarak doğanın üzerine yükselir, doğa akılsız bir çatışma alanı olur ve insanın doğallıktan anlayabileceği aklını kullanarak çatışmadan galip gelmek olur. Öte yandan aklı modern doğal hukuktaki gibi evrenselden ayırıp ölçüm aracı olarak kullanırsanız, doğa fethedilecek olana, gerçeklik ise sürece dönüşür. (Singh, 1963:468-471)
      
Şimdi burada biraz dike üzerinde durmak iş görür. Bu kelime bugün tazmin, adalet olarak çevrilir. Ondan türetilen dikaiosune ise adillik, doğruluk, dürüstlük olarak.(Peters, 2004:71) Pek tabii ki felsefi metinlere girmeden evvel ya da daha doğru bir ifade ile felsefi bağlamda kullanılmadan evvel başkaca anlamlara haizdir. Guthrie,  özgün anlamının yol, patika olabileceğini belirtiyor. İşlerin normal seyri, yolu; söz konusu insan işleri olduğu vakit davranış örüntüsü anlamına gelebiliyor.(Guthrie, 1999:13) Gagarin, Homerosoğullarının kelimeyi, karakteristik, hareket tarzı, yol-yordam olarak kullandığını ifade ediyor. (Gagarin, 1974:187) Burada her iki yazarında üzerinde durduğu nokta, kullanımın etik bir yargı barındırmamasıdır. Fakat Gagarin bundan ziyade kelimenin ekonomik, politik ve hukuki bir bağlamda kullanıldığına vakfeder çalışmasını. Tabii çalışmanın Sokrates öncesi düşünürlere ayrılmış cüzi bir kısmında ise –ki bu kısım bizim yegâne konumuzdur, dike’nin külli, evrensel bir kuvveti işaret ettiğini belirtir.

Bu kısa açıklamadan sonra artık diyebiliriz ki dike, kabaca işlerin olağan seyrini ifade eder. Sokrates öncesi düşünürler de evrende işlerin olağan seyrinin nasıl olduğunu araştırmıştır. Fakat burada ‘olağan’ ilk bakışta bir fazlalık gibi duruyor zira işlerin seyri değil de olağan seyri denildiğinde başka türlü gerçekleşebilme ihtimaline işaret ediyor gibidir. Bu herhalde insandaki irade ile açıklanır. İnsanlar arasında davranış biçimleri genel bir görünüme kavuşup davranış örüntüleri olarak adlandırılabilse de bu tiplerden sapmalar mümkündür ve dahi zamanla ile bu örüntüler de değişir. Bu yüzden herhangi bir doğruluk değeri taşımadan olağan davranış olarak ifade ettik. Fakat insandaki irade, doğruluktan bağımsız olarak düşünülebilen bir şey değildir. Bunun yanında evrensel irade insandaki gibi eksik olmadığından davranışında tamlık söz konusudur yani doğru-yanlış ayrımına dahil değildir. Bu noktada ‘olağan’ın iki anlamı birbirinden ayrılır. Sık sık olan değil doğal olan evrensel iradeye atfedilendir. Burada kast ettiğimiz bir belirlenim değildir çünkü evrensel iradenin tecellisi ne suretle olursa olsun gerçekleşir. Bu anlamda adalet her daim tecelli eder.

Öyleyse başlangıçta söz vardır. Hukuk, buna ‘benzer’ surette, iktidarın sözünün görünümlerinden biridir fakat belirli, kendisine özel bir şekilde, muhatapları ile bağlanmıştır bu yüzden iktidarı da muhataplarını da sınırlayan bir yapıdadır. Hiç şüphesiz bununla birlikte sözleşmenin geçerli olduğu maddi şartlar da bağlamın kurulmasına etki eder çünkü buradaki her eleman sözleşmenin bağlamında olduğu gibi evrensel kurguda da birer cüzdür. Burada dikkat çekmek istediğimiz siyasal iktidarın diğer iktidarlarla gerilim içerisinde olduğundan fazlasıdır. O, içerisinde yer aldığı toplum gibi daha yüksek bir bağlamın da cüzüdür ve bu bağlamda iktidar olma görünümünü de yitirir çünkü logos orada bağımsız bir şekilde hükmünü sürer. Bununla demek istediğimiz logos’un hiçbir zaman insanla eşit olmadığıdır. Siyasal iktidar olarak bahsettiğimiz şey, bu görünümüne haiz olduğu bağlamda dahi, logos tarafından seçilmiştir ve ne vakit  kendisine özgü düşünceleri varmış gibi davranır (fr.1), uygunluğu gerçekleştirememiş olur. Çünkü sözü (logos) dinlemeyen, konuşmayı da bilmez (fr.19). Buna rağmen bağlamın ona sunduğu sınırı aşamaz, cahilliği ile kalır: güneş (Helios) bile ölçülerini aşamaz, aşarsa adaletin (Dike) kollukları (Erinysler) peşine düşer. (fr.94)

O halde iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi adalet fikrinin kökeninden ayrılması onun esasının kavranmasına engeldir. Adaletin ne kadar üst bir başlık olduğu hatırda tutulduğunda sadece kavrama değil aynı zamanda onu gerçekleştirmeye de mesafeli olunur. Burada gerçekleşmeden kast edilen insanın tecelli edene bir bilinç ile uymasıdır yoksa bir yargı olarak gerçekleşme zaten tabiidir.

İkinci sonuç ise cüzlerin hareketi ile paralel olarak bağlamın değişmesi, anlayışa da etki eder. Örneğin, Antik Yunan’da paternal aile örgütlenmesine dayalı siyasal iktidarın etkisi azaldıkça yani aristokratların sözü tesirini yitirmeye yüz tuttukça Themis yerini Dike’ye bırakmıştır.[7] 
Platon’un Yasalar eserinde (757b-d) eşitlik bahsine getirdiği açıklamalar daha sonra Aristoteles tarafından dağıtıcı ve denkleştirici adalet olarak formüle edilmiştir. Konu hala polis’in düzenlenmesidir lakin yaklaşım değişmiştir. Platon da Devlet adlı eserinde (369c)  hukukun daha doğru bir ifadeyle devletin varlık sebebini insanların tek başına yaşayamayışı ile ortaya koyar ama hukukun nasıl üretileceğine evrensel akıldan pay alan insan aklını işaret ederek cevaplar. Yani buradaki mesele hukukun bilgisidir. Hukukun mevcut olmasının sebebi evrende bir düzenin olmasıdır. Eşitlik ise aklın düzen gerekçesi ile koyacağı kurallarda ölçüt alacağı prensip olabilir.

O halde hukuk namına çıkarılacak olan, içinde bulunduğunuz şartlarla ahenkli bir iletişim kurmanızı sağlayacak bir dünya görüşünden hareket etmektir. Basitçe nesne ile uygunluk olarak ifade bulan doğruluk ancak bu yolla gerçekleştirilebilir. Kaldı ki nesnenin özgün anlamı karşıda durandır.[8] Toplumsal iktidarın sözünün dinlenmesi ya da onunla sözleşmek anlamındaki pozitif hukuk, doğal olan ile arasındaki mesafede kendini doğru konumlandırarak uygunluğa erişir.









[1] İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi.
[2] Bu konun ilkel toplumlar özelindeki etraflıca bir değerlendirmesi için bknz.: Tevfik Özcan, ‘İlkel Toplumlarda Toplumsal Kontrol: Hukuk Dışı Mekanizmalar ve İlkel Hukuk’, Yay. Haz.: Yaşar Selçuk, İstanbul, Özne Yayınları, 1998, özellikle birinci ve ikinci bölüm.
[3] Sözleşmenin hukukun kaynağı olarak değerlendirilmesi için bknz.: Yasemin Işıktaç, “Sözleşme”,  İstanbul, Filiz Kitabevi, 2007.
[4] Bu konu için bknz.: Peter Kıngsley, ‘Batı Hikmetinin Bilinmeyen Tarihi’, Çev.: Onur Atalay, İstanbul, Etkileşim Yayınları, 2007.
[5] Muhakkak ki kusursuz bir çeviri değil. Kaldı ki yorum daha buradan başlıyor. Kranz, Capelle, Zeller ve Kleinberg-Levin’in metinlerinden hareket ettiğimizi belirtelim.
[6] Singh, bu fikirden hareket ile doğal hukuk başlığı altında farklı felsefeleri tasnifler: kişilerin bireysel yargılarını ve görüşlerini aşan evrensel aklın ontolojik ve aksiyolojik görünümüne öncelik veren realizm, evrensel aklın evrensel düzeninden ilkeler çıkaran idealizm, akla öncelik veren akılcılık ya da rasyonalizm, tüm insan yapımı kurumların evrensel düzenin hizmetinde olduğunu iddia eden aşkıncılık, insanların farklı siyasal örgütler altında tek bir birlik altında yaşamasını ifade eden evrenselcilik. (Singh, 1963: 468)
[7]  Themis ve Dike, Olympos’ta Zeus’un yanında oturan iki tanrıçadır. Themis ilahi adaletin, Dike ise insani adaletin formudur. (Hamilton, Mythology, Mentor Book, 1942, s.37)
[8] Olduğunuz yerden, karşıda durana varmak aşkınlık ile ifade edilir. Bunun yerine etrafınızı çevirene uygun açıda konumlanmak önerdiğimiz. Daha evvel de belirttiğimiz gibi bu gerilimin sebebi irade gibi gözüküyor. İrade ile uygunluk, iradesiz uygunluktan yeğdir, bu şayan hale aşkınlık diyebiliriz.

13 Şubat 2013 Çarşamba

ASLA FAİLİ OLAMAYACAĞIMIZ BİR MADDEDEN DAVA AÇILDI


İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, 11 Şubat 2013 Pazartesi günü saat 21.30’da SKYTÜRK360 Televizyonunda konuk olarak katıldığı programda, kendisine yöneltilen soruları yanıtladı.


Kocasakal, 10. Ağır ceza mahkemesini basma, adil yargılamayı etkileme, baro yönetiminin düşmesi ve görev suçu iddialarına ilişkin ayrıntılı açıklamalar yaptı. Bütün bu iddiaların belli odaklardan kaynaklandığını, yargının ayakta kalmış tek unsuru savunmayı ve onun örgütü olan baroları etkisiz kılma gayretleri bulunduğunu belirten Ümit Kocasakal, “Seçimle ele geçiremedikleri İstanbul Barosunu başka yöntemlerle ele geçirmeye ve susturmaya çalışıyorlar. Buna kimsenin gücü yetmez” dedi.

İstanbul Barosuna karşı girişilen saldırı ve baskı girişimlerinin ‘Hukukun Üstünlüğü Grubu’ dışında kalan avukatları kenetlediğini ve seçimli bir Genel Kurulda oylarının %80’e çıkabileceğini belirten Kocasakal, yargının dizayn edilmesinden sonra sıranın barolara geldiğini, baronun etkisiz, avukatların güçsüz bırakılmasının halkın hak arama özgürlüğünü olumsuz etkileyeceğini ve mağduriyetin artacağını söyledi. Ümit Kocasakal, Yargıtay ve Danıştay’ın kapatılarak tek çatı altında birleştirilmesine ilişkin bir soruyu ise ‘Majestelerinin yargısını oluşturma çabaları’ olarak niteledi.

9 Şubat 2013 Cumartesi

İstanbul Barosu'ndan çağrı


Türkiye'nin tüm hukukçularının davet edileceği Genel Kurul'da, seçim olmayacak. Baroya yapılan saldırılara karşı mücadele tarzı, Genel Kurul'da  belirlenecek. Balyoz davasında haklarında iddianame hazırlanan, ardından "yönetim düştü" iddiasıyla bir kez daha hedef alınan İstanbul Barosu Yönetimi, yapılan saldırılara karşı Olağanüstü Genel Kurulu'nu topluyor. 
Orhan Adli Apaydın konferans salonunda bir basın açıklaması yapan İstanbul Barosu yönetimi, olağanüstü genel kurula gideceklerini açıkladı. Baro başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal, baroya yapılan saldırının toplumu dönüştürme çabasının bir parçası olduğunu belirtti. Kocasakal "Baro yönetiminin düştüğü" yönündeki açıklamaların da bu organizasyonun bir parçası olduğunu ifade etti.

Kocasakal açıklamasında, "İstanbul Barosu Yönetimi, bu saldırılara karşı hareket tarzını belirlemek üzere en üst organı olan İstanbul Barosu Genel Kurulu'nu olağanüstü toplantıya çağırma, bu toplantıya TBB Başkan, yönetim kurulu ve tüm organlarını, tüm baro başkanlarını, ülkedeki tüm avukatları, hukuk fakültesi dekan ve öğretim üyelerini, ulusal ve uluslararası hukuk kurumlarını da davet etme kararı almıştır" dedi.

Doç. Dr. Ümit Kocasakal açıklamasını, "Mesleğe, meslektaşa, Baroya yönelik saldırılara, tasfiye girişimi ve tezgahlarına en iyi cevabı Genel Kurulumuz verecektir" dedi.

Açıklamanın tamamı:

Kararı, İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, 8 Şubat 2013 Cuma günü saat 12.00’da Orhan Adli Apaydın Konferans Salonunda yaptığı basın toplantısında açıkladı. Kocasakal “son dönemlerde avukatlara, avukatlık mesleğine, meslek onuruna, barolara ve özellikle İstanbul Barosuna yönelik saldırıların, hukuksuzlukların, sindirme ve yıldırma girişimlerinin yoğunlaşması, tahammül edilemez ve tehditkâr boyutlara ulaşması karşısında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu 07.02.2013 tarihli toplantıda, bu gündemle sınırlı olmak ve bu konuları görüşmek, bu saldırılara karşı hareket tarzını belirlemek üzere en üst organı olan İstanbul Barosu Genel Kurulunu olağanüstü toplantıya çağırma, bu toplantıya TBB Başkan, yönetim kurulu ve tüm organlarını, tüm baro başkanlarını, ülkedeki tüm avukatları, hukuk fakültesi dekan ve öğretim üyelerini, ulusal ve uluslararası hukuk kurumlarını da davet etme kararı almıştır. Mesleğe, meslektaşa, Baroya yönelik saldırılara, tasfiye girişimi ve tezgâhlarına en iyi cevabı Genel kurulumuz verecektir” dedi.

İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Ufuk Özkap, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Füsun Dikmenli, Av. Aydeniz Alisbah Tuskan, Av. Süreyya Turan, Av. Turgay Demirci, Av. Özlem Aksungar, Av. Hasan Kılıç’ın da katıldığı basın toplantısında pek çok avukat hazır bulundu. Başkanın basın toplantısında yaptığı konuşma sık sık alkışlarla kesildi.

Başkanın basın toplantısı Baro Tv’den canlı olarak yayınlandı.

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın basın toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

“Yargının ele geçirilmesinden sonra sıra avukatlara ve barolara gelmiştir. Şu anda hukuksuzluklara direnen ve halen ayakta kalan avukatlar ve barolar, siyasi iktidarın hedefindedir.

1- Uzun bir süreden bu yana planlı olarak sürdürülen çalışmalar doğrultusunda toplumu dönüştürmenin bir parçası ve adımı olarak organize edilmiş bahane ve yalanlarla, yargı önce kuşatılmış, sonra da fiilen ele geçirilerek tutsak edilmiştir. Bunun sonuçları da yüksek yargıdan başlayarak somut bir biçimde görülmeye başlanmıştır. Türkiye'de artık hiçbir kişi ve kurumun hukuk güvencesi, güvenliği yoktur. Artık muhalif ve yurtseverlerin susturulması, sindirilmesi, tasfiyesi, yargı aracılığı ile yapılmaktadır.

2- Ardından sıra avukatlara ve barolara gelmiştir. Hukuksuzluklara boyun eğmeyen, susmayan, biat etmeyen, mücadele eden avukatlar ve barolar siyasi iktidarın yeni hedefidir.

3- Bu doğrultuda aynı senaryo gösterime girmiş, avukatlara karşı, dinleme, gözaltı, tutuklama gibi her kapıyı açan "örgüt" suçlamaları ile arama, gözaltı, tutuklama, dava furyası başlatılmıştır. Yapılan organize yayınlarla avukatlar baktıkları davalar ve mesleki faaliyetleri sebebiyle "terörist" ilan edilmiş, bir takım terör örgütleri ile anılarak kriminalize edilmek suretiyle mesleğe ve meslektaşlara yönelik saldırılara, sindirme ve yıldırma girişimlerine meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Geçtiğimiz günlerde emniyetin ve Başbakanın açıklamaları da bunun bir parçasıdır. Danıştay 8.Dairesi de, vermiş olduğu kararda, yargının kurucu unsuru olan avukatlık mesleğini "serbest meslek" olarak tanımlayarak bu itibarsızlaştırma çabaları içinde yerini almıştır.

4- İstanbul Barosu Başkan ve yöneticilerine açılan hukuksuz dava, yürütülen diğer soruşturmalar ve siyasi iktidara mensup bir milletvekilinin beyanları ile organize ve maksatlı olarak gündeme getirilen "düşme" tartışmaları da yukarıdaki organizasyonun bir parçasıdır. 12 Eylül döneminde olduğu gibi bir kez daha Başkan ve Yönetim Kurulu üyelerinin şahıslarında, İstanbul Barosunun tüzel kişiliği ve avukatların Genel Kurulda ortaya çıkan iradeleri hedef alınmaktadır. Gerçekten arzulanan sonucu Genel Kurulda, seçim sandığında alamayanlar bu kez antidemokratik ve hukuksuz yollarla tasfiye girişiminde bulunmaktadırlar. Bir başka ifadeyle önemli bir oy oranı ile seçilmiş yöneticiler, hukuksuz ve zorlama davalarla tasfiye edilmek istenmektedir. Nitekim 12 Eylül darbe döneminde İstanbul Barosu Başkanına açılan davalarda cuntanın dahi işletmediği, gündeme getirmediği maddelerin işletilmesi bugün geldiğimiz "ileri demokrasi"de tartışılabilmektedir. Amaçlanan; susan, susturulan, Hukuksuzluklara boyun eğen, avukata ve mesleğe sahip çıkamayacak barolar yaratmaktır. Barolar susturulup, sindirildiğinde, arzulandığı gibi "uysal" ve "uyumlu" hale geldiklerinde, avukatlarına, hukuka sahip çıkamayacak ve böylece avukatlar daha kolay bir hedef haline gelecektir. Bunun sonucunda avukatlar artık belli davaları almakta tereddüt edecek, vatandaşlar savunmasız bırakılacak, haklarını arayamayacak, hak ihlalleri daha kolay hale gelecektir. Bu, düpedüz dikta özlemidir.

5- Toplumun bütün kesimleri susturulmakta, sindirilmektedir. Kısaca Türkiye ileri faşizmi yaşamaktadır. Mücadele yeni bir dönemece girmiştir.

6- Ancak hep söylediğimiz gibi avukatlar, barolar bu hukuksuzluklara ve saldırılara boyun eğmeyecekler, sonuna kadar direnecekler, meşru müdafaa haklarını kullanacaklardır. Bu süreçte toplumun tüm kesimlerinin, hak ve hukuklarının güvencesi olan avukatlara, barolara sahip çıkacağına inancımız tamdır.

7- Bu nedenlerle, son dönemlerde avukatlara, avukatlık mesleğine, meslek onuruna, barolara ve özellikle İstanbul Barosuna yönelik saldırıların, hukuksuzlukların, sindirme ve yıldırma girişimlerinin yoğunlaşması, tahammül edilemez ve tehditkâr boyutlara ulaşması karşısında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu 07.02.2013 tarihli toplantıda, bu gündemle sınırlı olmak ve bu konuları görüşmek, bu saldırılara karşı hareket tarzını belirlemek üzere en üst organı olan İstanbul Barosu Genel Kurulunu olağanüstü toplantıya çağırma, bu toplantıya TBB Başkan, yönetim kurulu ve tüm organlarını, tüm baro başkanlarını, ülkedeki tüm avukatları, hukuk fakültesi dekan ve öğretim üyelerini, ulusal ve uluslararası hukuk kurumlarını da davet etme kararı almıştır. Mesleğe, meslektaşa, Baroya yönelik saldırılara, tasfiye girişimi ve tezgâhlarına en iyi cevabı Genel kurulumuz verecektir.

Kamuoyunun bilgisine saygı ile sunulur”

ulusalkanal.com.tr

8 Şubat 2013 Cuma

DANIŞTAY'IN TARİHÇESİ


Şurayı Devlet adıyla 1868 yılında Danıştay'ın kurulmasıülkede 19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ıslahat ve yenileşme hareketlerinin en önemlilerinden biridir.
Padişah Abdülaziz'in 10 Mayıs 1868 günlü nutkuyla fiilen çalışmaya başlayan Şurayı Devlet'in "Kavanin ve nizamatlayihalarını tetkik ve tanzimmesalihi mülkiyeyi tetkikhükümet ile eşhas beyninde mütehaddis deaviyi rü'yet vememurini devletin tahkik ahvaliylemuhakemelerini icragörevlerini yerine getirmek üzere kurulmuştur. "Hükümet ileeşhas beyninde mütehaddis davalarıgörmek ve çözümlemek görevi, 1876 Kanuni Esasisi ile genel mahkemelere bırakıldığındanİmparatorluk Danıştay'ının yargısal görevi çok sınırlı kalmıştır.
İmparatorluk döneminde 54 yıl görev yapan Danıştay'ın faaliyeti, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’daki bütün merkez kuruluşlarının TBMM Hükümetinin idaresine geçtiği sırada sona ermişCumhuriyet devrinde 669 sayılı Kanunla Danıştay yeniden kurulup, 6 Temmuz 1927 tarihinde çalışmaya  başlamıştır669 sayılı Kanuna göre Danıştayüç idari bir dava dairesi olmak üzeredört daireden oluşmaktaydı.
1961 Anayasasımahkemelerin ve hakimlerin bağımsızlığını hem yasama ve hem de yürütme organlarına karşı koruyabilmek için gerekli hükümleri öngörmekte idi. Bu Anayasanın 114 üncü maddesinde, "İdarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamazdenilmiş ve 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalar getirilmişse de, temel ilke korunmuştur.
1982 yılında ayrıca, ilk derece idari yargı mercileri olan idare ve vergi mahkemelerinin kurulmasıylaidari yargı örgütünün kuruluşu tamamlanmıştır. Bu gün Danıştaybu mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevine devam etmektedir.
Anayasa'da öngörülen Yüksek Mahkemelerden biri olan DanıştayAnayasanın 155 inci maddesine göre,  yürütme organına yardımcı bir incelemedanışma ve karar organı olmanın yanı sırayönetimin yargı yoluyla denetlenmesinde etkin ve önemli görev yapan bir yargı kuruluşudur.
Bugün Danıştay'ın idari görevleri ile yargı görevi birbirlerinden kesin olarak ayrılmış ve her iki görevi yürütecek daireler birbirinden tamamen ayrı olarak kurulmuşlardır. Yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi göreviniidare ve vergi mahkemeleriyle birlikteDanıştay'ın dava daireleri yürütmektedir.
Günümüzde Danıştay, 1982 yılında yürürlüğe giren 2575 sayılı Danıştay Kanununa göre örgütlenmiştirBu Kanuna göre Danıştayonikisi davabir idari olmak üzere on üç daireden oluşmaktadır. Bugün Danıştay daDanıştay Başkanı,Başsavcıbaşkanvekilleridaire başkanları ve üyeler olarak, 95 yüksek mahkeme hakimi görev yapmaktadır.
Danıştay da ayrıcadava dosyalarını inceleyerek daire veya görevli kurullara gerekli açıklamaları yapmaktutanakları hazırlamak ve karar taslaklarını yazmakla görevlitetkik hakimleri ve davalar hakkında hukuki düşüncelerini bildirmek üzere savcılar bulunmaktadır.